İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

Konusu 'İngilizce' forumundadır ve Serdar Yıldırım tarafından 8 Kasım 2010 başlatılmıştır.

  1. Serdar Yıldırım

    Serdar Yıldırım New Member

    SWALLOW AND SPARROW

    Swallow and sparrow became close friends. They started walking around in together. Other swallows said nothing at the beginning about this circumstance. However, the things changed when the swallow started bringing the sparrow to its nest. Nest of the swallow was under the eaves of an empty wooden house and there were many nests of swallow next to it. Going there from and thereto made swallows disturbed.

    Swallows held a meeting and they appointed a spokesman. This spokesman told about this circumstance with it in a suitable time and said it not to bring this sparrow to its nest.

    Although the swallow showed some obstinacy, it finally was obliged to obey by this requirement.
    One night the sparrow suddenly wakened while it was sleeping. Tree on which it built up its nest among its branches was swinging. It flied away and had a look-see round the environment. Thereupon, it recognised that it was an earthquake.

    Its close friend, the swallow, came to its mind. It arrived at its nest and it weakened its close friend. It said the swallow to weaken other swallows and the wooden house may be fallen onto the ground. The swallow fulfilled what it said. Once the last swallow flied away there, the wooden house was fallen onto the ground. Later, swallows set up new nests under eaves of another house and they did make no rejection for the sparrow to go from and to the nest of the swallow for the reason that they were owed their life to it.

    Written by: Serdar Yıldırım


    KIRLANGIÇ İLE SERÇE

    Kırlangıç ile serçe dost olmuşlar. Birlikte gezip dolaşmaya başlamışlar. Diğer kırlangıçlar önceleri bu duruma ses çıkarmamışlar. Fakat kırlangıç serçeyi yuvasına getirmeye başlayınca işler değişmiş. Kırlangıcın yuvası ahşap, boş bir evin saçak altındaymış ve burada pek çok kırlangıç yuvası varmış. Serçenin gelip gitmesi, kırlangıçları rahatsız etmiş.

    Kırlangıçlar toplanıp bir sözcü seçmişler. Sözcü uygun bir zamanda kırlangıca konuyu açmış ve serçeyi yuvasına getirmemesini söylemiş.

    Kırlangıç biraz direttiyse de sonunda genel isteğe boyun eğmek zorunda kalmış. Bir gece serçe yuvasında uyurken aniden uyanmış. Dalları arasına yuva kurduğu ağaç sallanıyormuş. Uçup çevreyi şöyle bir kolaçan etmiş. O zaman bunun bir yer sarsıntısı olduğunu anlamış.

    Aklına dostu kırlangıç gelmiş. Kırlangıcın yuvasına gitmiş, onu uyandırmış. Kırlangıca diğer kırlangıçları uyandırmasını, ahşap evin sarsıntıdan yıkılabileceğini söylemiş. Kırlangıç söyleneni yapmış. Son kırlangıç da kaçınca ahşap ev yıkılmış. Daha sonra kırlangıçlar başka bir evin saçak altına yeni yuvalar yapmışlar ve yaşamlarını borçlu oldukları dost serçenin kırlangıcın yuvasına gelip gitmesine karşı çıkmamışlar.

    Yazan: Serdar Yıldırım



    POOR AHMET

    Ahmet’s mother and father were poor. They were living in a small house with only one room. Since his father’s lungs were ill, he compulsorily retired. Ahmet finished primary school in difficulty by selling pretzel out of school time. Later by the help of his neighbour he started to work in a restaurant to do the washing up. Ahmet had taken the first step to realize his dreams. He had met the wonderful meals which he formerly used to see behind the restaurant windows. Now he had full three courses a day. He had kept Uncle Veli, who was cooking in the restaurant, observing. He would learn cooking from him and he would be a cook himself, too but Ahmet would work not in somebody else’s restaurant but in his own one.

    Ahmet opened a restaurant in the city centre after he had done his military service. Because his meals were very delicious, the restaurant was full of customers. He was earning well. Sometimes poor people used to come to the restaurant and eat free meal.

    The waiters working in the restaurant and the customers couldn’t find any sense of Ahmet’s going and leaving two plates of meals to an empty table during lunch times. How would they know that they were Ahmet’s present to his mother and father, whom the poverty had finished years ago? They also wouldn’t be able to hear that while putting the plates on the table Ahmet was murmuring “you aren’t going stay hungry any more from now on mummy and daddy. Have your meals and get yourself very full.”
    Written by: Serdar Yıldırım


    FAKİR AHMET

    Annesi, babası fakirdi Ahmet’in. Tek göz odalı bir gecekonduda oturuyorlardı. Babasının ciğerleri hasta olduğundan zorunlu emekliye ayrılmıştı. Ahmet okul olmadığı zamanlar simit satarak zorlukla ilkokulu bitirdi. Daha sonra komşusunun yardımıyla bir lokantaya bulaşıkçı olarak girdi. Ahmet hayalini gerçekleştirmek için ilk adımını atmıştı. Eskiden lokantaların camları arkasında gördüğü o güzelim yemeklere kavuşmuştu. Artık günde üç öğün karnı doyuyordu. Lokantada yemek pişiren Veli dayıyı göz hapsine almıştı. Ondan yemek yapmayı öğrenecek ve kendi de bir aşçı olacaktı ama Ahmet başkasının lokantasında değil kendi lokantasında görevini yerine getirecekti. Kaynakwh:
    İüçüİüçü


    Ahmet askerden geldikten sonra şehrin mevki yerinde lokanta açtı. Yaptığı yemekler çok lezzetli olduğu için lokanta müşterilerle dolup taşıyordu. Kazancı yerindeydi. Ara sıra muhtaç insanlar lokantaya gelirdi ve bedava yemek yerlerdi.

    Lokantada çalışan garsonlar ve müşteriler Ahmet’in öğle vakitleri boş bir masaya giderek masanın üstüne iki tabak yemek bırakmasına bir anlam veremezlerdi. Onlar ne bileceklerdi yıllar önce sefaletin bitirdiği anne ve babasına Ahmet’in armağanını. Hem onlar duyamazlardı ki, tabakları masanın üstüne bırakırken Ahmet’in “ Bundan sonra aç kalmayacaksınız anneciğim ve babacığım. Alın yemeklerinizi karnınızı bir güzel doyurun “ diye mırıldandığını.

    Yazan: Serdar Yıldırım



    RABBIT

    There was a rabbit imagining itself like a lion. One day this rabbit convened all rabbits in the vicinity on a high hill and said them that it would frighten wolf, jackal, fox in the case they would pass through the rough path in the downstairs. Rabbits listened to it with no movement.

    Ten minutes later, a wolf was passing through this path and it was suddenly surprised to see a rabbit shouting and running toward itself, and this circumstance caused it to frighten, and it urgently run away and disappeared there.

    Written by: Serdar Yıldırım

    TAVŞAN

    Tavşanın biri kendini aslan zannedermiş. Bir gün bu tavşan civardaki tavşanları yüksekçe bir tepeye toplayıp aşağıdaki patika yoldan kurt, çakal, tilki geçmesi halinde korkutup kaçıracağını söylemiş. Tavşanlar, onu sakin şekilde dinlemişler.

    On dakika sonra bir kurt geçiyormuş ki, bir de ne görsün, bağırıp çağırarak üstüne doludizgin gelen tavşanı görünce ürkmüş ve son sürat oradan kaçmış.

    Yazan: Serdar Yıldırım



    FOX

    There was a fox hanging wings on it and stealing hens from poultry-houses upper sides of which were uncovered. Once poultry-house owner recognised this circumstance, they covered upper-sides of them.

    A fox never likes being hungry and remaining with no remedy. It learnt soil digging work from one mole and started entering into poultry-houses through underground. Poultry-house owners thought that mole was stealing the hens and always hoped to catch a mole.

    Written by: Serdar Yıldırım

    TİLKİ

    Tilkinin biri kanat takıp üstü açık kümeslerden tavuk çalarmış. Kümes sahipleri durumu fark edince kümeslerin üstünü kapatmışlar.

    Tilki açlığı ve çaresizliği hiç sevmezmiş. Bir köstebekten toprak kazma işini öğrenip, yeraltından kümeslere girmeye başlamış. Kümes sahipleri tavukları çalanın köstebek olduğunu sanıp, hep bir köstebek yakalamayı ummuşlar.

    Yazan: Serdar Yıldırım



    JACKAL

    One of the jackals found a rifle while it was walking in the jungle. It recognised there were two cartridge in the rifle, and it immediately started robberies. Animals in
    the jungle, properties of which were stolen and were under threat convened and they arrived before lion.The lion was informed about the circumstance and this made it very angry and thereafter, it followed the jackal around.

    The lion seeing the jackal to walk some ahead has roared. The jackalpointed its gun at it when it saw that the lion was approaching, and immediately before opening fire, the lion frightened and started running away. Thereupon, the jackal run after the lion, too. Just then, a river appeared in front of them. Both of them swam and crossed the river.The lion run a while and then suddenly stopped running. The jackal stopped as well. The lion turned back and walked over the jackal.

    The jackal realized that wet rifle did not open fire and thrown the rifle out and it crossed back the river. The lion followed the jackal.The lion chased the jackal for a long time in the jungle, and it hit a fiston it as soon as caught it. The jackal escaped with great difficulty its life from the lion. From then, no body has seen it in the surrounding.

    Written by: Serdar Yıldırım

    ÇAKAL

    Çakalın biri ormanda gezerken bir tüfek bulmuş. Bakmış tüfekte iki fişek var, hemen soygunlara başlamış. Malı çalınan, tehdit edilen orman hayvanları toplanıp aslanın huzuruna çıkmışlar. Durumu öğrenen aslan çok kızmış, çakalın peşine düşmüş.

    Çakalı ilerde giderken gören aslan kükremiş. Çakal aslanın geldiğini görünce tüfeğini doğrultmuş, tam ateş edecekken aslan korkmuş, kaçmaya başlamış. Çakal da aslanı kovalamış. Derken, önlerine bir ırmak çıkmış. Ikisi de yüzerek karşıya geçmiş. Aslan biraz daha koşmuş, sonra aniden duruvermiş. Çakal da durmuş. Aslan geri dönüp çakalın üstüne yürümüş.

    Çakal ıslanan tüfeğin ateş etmediğini görünce tüfeği atıp ırmaktan karşıya geçmiş. Aslan da peşinden gelmiş. Aslan çakalı ormanda uzun süre kovalamış, yetiştiği yerde vurmuş. Çakal güçbela canını kurtarmış. Bir daha onu oralarda gören olmamış.

    Yazan: Serdar Yıldırım




    TOOTH BRUSHES THEİR ŞÜKRÜ

    "Wow! Şükrü started eating chocolate again. Who are also glad we are not happy. Between our new friends to join. Our work will further acceleration. Şükrü good oral health that the protection of teeth, does not know the importance of brushing teeth. We knew we came here to Şükrü you can damage the teeth were? Şükrü may erode the teeth, never again to reinstate can damage would be? "

    "You're right brother germs. Şükrü after every meal, a meal every evening before going to bed each brushing teeth should always knew, you could not ask me that question, and we are here now. "

    "What is it? Why suddenly stagnant? A state of ignorance as to the Şükrü if you have trouble. Brushing your teeth is not our fault that Şükrü? Brushes not better, right? Check it out nicely and are standing gnawing teeth of Şükrü. And keep your hand a little too fast You're trying to open in the molar teeth of Şükrü that channel slot into your build slightly expand. The new arrivals would increase the number of our differences I think are you. Then you keen unemployed. "

    "Who lost business? None so on. This is larger than others and a large molar because I worked hard for you to look like. However, everything obvious. Fastest and most wide-slot running my my my slot. "

    "Hah hah ha ... Rose Executives such. Means that the largest holder of your nest? So, acceptance. Theory as a fine. How am I going to prove this theory, let's see. Here's my own slot easily it fin I am. You place a tiny head it fin do not enter and head. "

    Microbes in this way two friends take their conversation that you are beginning to stop at the back were not aware of germs. Microbes per: "Hey, you two! Precise speech. Where do you think yourself? Can I have my favorites. More than one of you two here. Employees will remain the fastest here, the other expenses. Let's look at the opening said, let's see you do the job. "After making the necessary controls germs per second business put an end to germs. Instead of the germs of the most coarse, brought the most powerful. After you take the second infected germs per newcomers engage with the ambition of his colleagues, Şükrü's molar teeth begin to see quickly carved an exciting way that the first germs shouted.

    "Routines huge! Tracks Şükrü's teeth. No pity to Şükrü. Let's give all of us hand in hand, let all of our abilities as soon as possible or even one of the strong teeth not leave. Şükrü's teeth rotting away all who's going to blame? Şükrü had brushed their teeth, sir, we would accommodate between teeth. Because we do not have the right to be mad at us one. We are microbes, our job. "

    Newly arrived in a few months working on microbes that have reached the inside of the molar. It was part of the tooth where the nerve endings. Unfortunately, his teeth began to ache. Brush their teeth without the pain of this suffering was draw Şükrü. Land near their home one day playing in the Şükrü when she began to ache again. Şükrü left the game and get permission from friends a hand holding the jaws began to walk toward the house. At every step of the unbearable pain and coming to become increasingly more as a result of squeezing himself into much, but could not prevent Şükrü crying.


    Against a young man comes from, Şükrü crying when he saw the crying stopped and asked him why. Şükrü female is very sore, for days of this pain itself does not provide comfort and peace of mind, can not sleep at night because of pain, pain was not spontaneous, but sometimes it suddenly started crying again told. Young man, the child did not turn a blind eye to such a convulsed in pain. Closest to the shop, holding him by the hand of Şükrü took a took a toothbrush with toothpaste. The fountain in front of the store's Şükrü helps a young man brushing teeth, Şükrü the pain of the female passes on to say:

    "That's Şükrü, tooth brushing is how useful did you see with your own eyes. Chocolate, sugar and eaten everything in the mouth after the remaining residues between the teeth, crumbs in a short time the acid is converted to chemical changes undergone. This acid is found in many types of microbes. These germs, great damage to tooth enamel, they slowly begin carving. If we do not rot our teeth, pain after eating food we want not to have to brush our teeth, "he brought to the front of the house then the Şükrü.

    "Don 't forget Şükrü, brushing your teeth after every meal. Now I wish you good day. "So the Şükrü, joyfully:" Thank you very much, Serdar older brother. After brushing my teeth constantly going. We are also a good day "he went home.

    Written by: Serdar Yıldırım



    FIRÇALA DİŞLERİNİ ŞÜKRÜ

    “ Yaşasın! Şükrü yine çikolata yemeye başladı. Biz sevinmeyelim de kimler sevinsin. Aramıza yeni arkadaşlar katılacak. Çalışmalarımız daha bir hızlanacak. İyi ki Şükrü ağız sağlığının, dişleri korumanın, diş fırçalamanın önemini bilmiyor. Bilseydi biz burada Şükrü’nün dişlerine elimizden geldiğince zarar verebilir miydik? Şükrü’nün dişlerini kemirebilir, bir daha asla eski durumuna getirilemeyecek şekilde tahrip edebilir miydik? “

    “ Haklısın mikrop kardeş. Şükrü her yemekten sonra, bırak her yemeği her akşam yatmadan önce dişlerin mutlaka fırçalanması gerektiğini bilseydi, sen o soruları bana soramayacak ve biz şimdi burada olmayacaktık. “

    “ Ne o? Neden birden durgunlaştın? Sanki Şükrü’nün bilgisizliğine üzülüyormuş gibi bir halin var. Şükrü dişlerini fırçalamıyorsa suç bizim mi yani? Fırçalamasa daha iyi değil mi? Baksana güzel güzel Şükrü’nün dişlerini kemirip duruyoruz. Hem sen elini biraz çabuk tut da Şükrü’nün azı dişinde açmaya çalıştığın o kanalı biraz genişletip içine yuvanı kur. Yeni gelenlerle sayımızın artacağının farkındasın sanırım. Sonra işsiz kalırsın bilmiş ol. “

    “ Kim işini kaybedecekmiş? Yok, daha neler. Bu azı dişi ötekilerden daha büyük ve geniş olduğu için ben size göre daha ağır çalışıyormuş gibi görünüyorum. Oysa her şey apaçık ortada. En hızlı çalışan benim ve en geniş yuva benim yuvam. “

    “ Hah hah ha…Güleyim bari. En geniş yuva senin yuvan demek ki? Peki, kabul. Teori olarak gayet güzel. Bu teoriyi bana nasıl ispat edeceksin bakalım. İşte ben kendi yuvama rahatlıkla sığışıyorum. Sen bırak sığışmayı o minnacık yere kafan girmez, kafan. “

    İki mikrop arkadaş bu şekilde konuşmalarını sürdürürken arkalarında durmakta olan baş mikrobun farkında değillerdi. Baş mikrop: “ Hey, siz ikiniz! Kesin konuşmayı. Kendinizi nerede sanıyorsunuz? Canımı sıktınız benim. İkinizden biri fazla burada. En hızlı çalışanınız burada kalır, öteki gider. Açılın bakalım şöyle, yaptığınız işi görelim. “ Baş mikrop gerekli kontrolü yaptıktan sonra ikinci mikrobun işine son verdi. Yerine gelen mikropların en irisini, en güçlüsünü getirdi. Baş mikrop ikinci mikrobu götürdükten sonra yeni gelen çalışma arkadaşının hırsla işe giriştiğini, Şükrü’nün azı dişini hızla oymaya başladığını gören birinci mikrop heyecanlı bir şekilde bağırdı:

    “ Yaşşa kocaman! Parçala Şükrü’nün dişlerini. Hiç acıma Şükrü’ye. Hepimiz elele verelim, tüm gücümüzle çalışalım da en kısa zamanda dişlerden bir tanesini bile sağlam bırakmayalım. Şükrü’nün dişlerinin hepsi çürüyüp gidecekse kabahat kimin? Fırçalasaydı efendim Şükrü dişlerini, bizleri dişleri arasında barındırmasaydı. Yaptığımızdan dolayı kimsenin bize kızmaya hakkı yok. Biz mikrobuz, işimiz bu.”

    Yeni gelen mikrop birkaç ay içinde üzerinde çalıştığı azı dişinin iç kısımlarına ulaştı. Burası dişin sinir uçlarının bulunduğu bölümdü. Ne yazık ki, o diş ağrımaya başladı. Bu ağrının cefasını dişlerini fırçalamayan Şükrü çekecekti. Şükrü bir gün evlerinin yakınındaki arsada oynarken dişi yine ağrımaya başladı. Arkadaşlarından izin alan Şükrü oyunu bıraktı ve bir eliyle çenesini tutarak evine doğru yürümeye başladı. Attığı her adımda ağrının giderek fazlalaşması ve dayanılmaz duruma gelmesi sonucu, kendini çok sıkmasına karşın, Şükrü ağlamasına engel olamıyordu.


    Karşıdan gelmekte olan genç bir adam, Şükrü’nün ağladığını görünce durdu ve ona neden ağladığını sordu. Şükrü dişinin çok ağrıdığını, günlerdir bu ağrıların kendisine rahat ve huzur vermediğini, ağrılar yüzünden geceleri uyuyamadığını, ağrıların bazen kendiliğinden yok olduğunu fakat birdenbire tekrar başladığını ağlayarak anlattı. Genç adam, çocuğun bu derece acılar içinde kıvranmasına göz yummadı. Şükrü’nün elinden tutarak onu en yakın dükkâna götürdü ve bir diş macunu ile bir diş fırçası aldı. Dükkanın önündeki çeşmede Şükrü’nün dişlerini fırçalamasına yardımcı olan genç adam, Şükrü’nün dişinin ağrısının geçtiğini söylemesi üzerine:

    “ İşte Şükrü, diş fırçalamanın ne kadar yararlı olduğunu kendi gözlerinle gördün. Çikolata, şeker ve yenen her şeyden sonra ağızda dişler arasında kalan artıklar, kırıntılar kısa zamanda kimyasal değişime uğrayarak aside dönüşür. Bu asit içinde pek çok türden mikrop bulunur. Bu mikroplar, diş minelerine büyük zarar verir, onları yavaş yavaş oymaya başlar. Eğer biz dişlerimizin çürümemesini, ağrımamasını istiyorsak yemek yedikten sonra dişlerimizi fırçalamalıyız “ diyerek Şükrü’yü evinin önüne kadar getirdi.

    “ Sakın unutma Şükrü, her yemekten sonra dişlerini fırçala. Şimdi sana iyi günler dilerim. “ Bunun üzerine Şükrü, sevinçle: “ Çok teşekkür ederim, Serdar Abi. Bundan sonra dişlerimi devamlı olarak fırçalayacağım. Size de iyi günler “ diyerek evine gitti.

    Yazan: Serdar Yıldırım



    PRETTY BIRD

    Thousands of lives in the jungle, and nightingales a kind of canary in discussions among the separate paths they could not prevent the forest on one side of the nightingales, on the other side had begun to experience canary. I just did not leave the nest a nightingale, canary was left between. Here, the nightingale was pretty birds.

    When I moved to a canary breeder was captured by nightingales and the cage was closed. Learning event by sending ambassadors for canary, apologize, and would reclaim the baby canary. This work was not voluntary but no canary. Finally, we went to the canary birds are pretty and they like to save the baby canary. Accept the proposal set out pretty bird.

    Been met with joy by nightingale pretty bird. Head was sitting in a corner. He had a nightingale, and more between canary could not stay next to fellow had returned. This together with the canary would not have happened anyway. The next day, the pretty birds developed to explain why he was confused mess. Or pretty bird was a traitor?

    They did not delve into it and pretty much nightingales bird in a cage or closed. Pretty to save the bird itself and juvenile canary mind chose to land. Not a bad intention, just to save kittens came canary told again and again. Day after day passes to the baby canary by canary with the first idea to come to your mind is saying another word to tell no idea unaware press mold think camel trench was more difficult to overcome pretty bird.

    Written by: Serdar Yıldırım



    CİCİ KUŞ

    Ormanda yaşamakta olan binlerce bülbül ve kanarya aralarında çıkan tartışmalara bir türlü engel olamayarak yollarını ayırmışlar, ormanın bir tarafında bülbüller, diğer tarafında kanaryalar yaşamaya başlamıştı. Sadece bir bülbül yuvasını terk etmemiş, kanaryalar arasında kalmıştı. İşte, bu bülbül cici kuştu.

    Yavru bir kanarya bülbüller tarafına geçince yakalandı ve kafese kapatıldı. Olayı öğrenen kanaryalar elçi göndererek, özür dileyip, yavru kanaryayı geri isteyeceklerdi. Fakat hiçbir kanarya bu işe gönüllü değildi. Sonunda, kanaryalar cici kuşa gittiler ve yavru kanaryayı kurtarmasını rica ettiler. Cici kuş teklifi kabul edip yola çıktı.

    Cici kuş bülbüller tarafından sevinçle karşılandı. Başköşeye oturtuldu. O da bir bülbüldü ve kanaryalar arasında daha fazla kalamayarak hemcinslerinin yanına dönmüştü. Bu kanaryalarla bir arada yaşanmazdı zaten. Ertesi gün cici kuş geliş nedenini açıklayınca ortalık karıştı. Yoksa cici kuş bir hain miydi?

    Bülbüller buna fazla kafa yormadılar ve cici kuşu da bir kafese kapattılar. Cici kuş kendini ve yavru kanaryayı kurtarabilmek için akla karayı seçti. Kötü bir niyetinin olmadığını, yalnızca yavru kanaryayı kurtarmak için geldiğini tekrar tekrar anlattı. Günler sonra yavru kanaryayla birlikte kanaryalar tarafına geçerken, ilk aklına gelen fikre doğrudur deyip başka hiçbir fikri önemsemeyen basmakalıpçılara laf anlatmanın deveye hendek atlatmaktan daha zor olduğunu düşünüyordu cici kuş.

    Yazan: Serdar Yıldırım



    POOR FISH

    There was a fish in the sea. Was very poor. Searches can not find jobs, returning wanderer visit. One day these fish have been to the beach. They also say:

    "Look, the poor fish, against which the asset pool has a stigma. Get rich if you can get there. “ Poor fish out to the beach. At the top of the sand has a somersault, flounder had reached the end of the pool assets, and were jumping into the water.

    To the pool until the show followed the efforts of the rich fish poor fish had given various gifts and meet with enthusiasm. These gifts were so many that no longer the poor fish, fish became rich. Rich fish eyes into the sea from the day following a poor vertical and wait for the fish started coming to the pool.

    Rich fish and help if they want if they do not fish in the world, one poor. For this, the stigma of the pool will need to reach out to the sea. But I do not want any, because of the poor fish unnecessary fear. This fear defeat if they will happily embrace. Time is not yet passed. Separated from the sea into a rich mound of fish and sea they're coming for the poor fish, I would like to see them, they applauded.

    Written by: Serdar Yıldırım


    FAKİR BALIK

    Denizde bir balık varmış. Çok fakirmiş. İş arar bulamaz, avare gezermiş. Günlerden bir gün bu balık sahile uğramış. Demişler ki:

    “ Bak fakir balık, karşıki tepecikte varlık havuzu var. Oraya ulaşırsan zengin olursun. “ Fakir balık sahile çıkmış. Kumun üstünde takla atmış, debelenmiş, sonunda varlık havuzuna ulaşıp, suya atlamış.

    Havuza gelinceye kadar gösterdiği gayreti izleyen zengin balıklar fakir balığı coşkuyla karşılayıp çeşitli hediyeler vermişler. Bu hediyeler öyle çokmuş ki, artık fakir balık, zengin balık olmuş. Zengin balık ertesi günden itibaren gözlerini denize dikip bir fakir balığın havuza gelmesini beklemeye başlamış.

    Zengin balıklar isteseler ve yardım etseler dünyada bir tane fakir balık kalmaz. Bunun için tepecikteki havuzdan çıkıp denize ulaşmaları gerekir. Ama bunu hiç istemezler, çünkü fakir balıklardan gereksiz yere korkarlar. Bu korkuyu yendikleri takdirde mutlulukla kucaklaşacaklardır. Vakit henüz geç değildir. Zengin balıkların tepecikten ayrılıp denize doğru geldiklerini ve denizdeki fakir balıkların onları alkışladıklarını görür gibi oluyorum.

    Yazan: Serdar Yıldırım



    FOX MARKET

    One of the fox in the woods market opened. Market what you got between. Days, weeks past. Sales were very good. Fox complacent, because the boxes were full of money.

    In the last days of the fox began to attract the attention of a thing. Is coming too, sold at meat. But ya, not so much where expenditure?

    So the fox is in the rear part of the market a camera fitted to the Section. Let's look at what is going on in Section?

    A few days later, the camera examine the records state that foxes have understood the utmost bitterness. Every day at noon to come and eat a lion, when the saturation wife, slippers, buy stuff, such as toothpicks and profit.

    Lion eat in one sitting to the 8-10 pounds, market profits doubled daily. This is not going well at the end of the fox, the lion in a thousand common shares received. So the lion lest goods decreased, from the market to stop eating and started out hunting.

    Written by: Serdar Yıldırım



    TİLKİ MARKET

    Tilkinin biri, ormanda market açmış. Markette ne ararsan varmış. Günler, haftalar geçmiş. Satışlar çok iyiymiş. Tilki halinden memnun, çünkü kasa para doluymuş.

    Tilkinin son günlerde bir şey dikkatini çekmeye başlamış. Gelen etler çok, satılan etler az. Değil mi ya, bunca et nereye gider?

    Bunun üzerine tilki marketin arka bölümündeki et reyonuna bir kamera taktırmış. Bakalım neler dönüyormuş et reyonunda?

    Birkaç gün sonra kamera kayıtlarını inceleyen tilki durumu olanca acılığıyla anlamış. Her gün öğle vakitleri bir aslan gelip et yiyor, karnı doyunca da, terlik, kürdan gibi bir zımbırtı satın alıp, çıkıyormuş.

    Aslanın bir oturuşta yediği 8-10 kilo et, marketin günlük karını ikiye katlıyormuş. Bu gidişin sonu iyi değil diyen tilki, aslanı binde bir hisseyle ortak almış. Bunun üzerine mallar azalmasın diye aslan, marketten et yemeyi bırakıp, dışarıda avlanmaya başlamış.

    Yazan: Serdar Yıldırım



    ZEBRA WITH WOLF

    There was a zebra. There was a wolf. Wolf, zebra wants to be friends but he did not approach it. Your friend does not interest me, damage, de. Wolf, for days and weeks after the zebra entangled, have begged, burns, and zebra to accept the offer of friendship developed.

    The next day the wolves communicate with friends, zebra and the trap, they surround.

    Zebra siege has begun to split away. Wolves, the zebra has chased a long time. Finally, zebra jump across the narrow but deep a gulf, and had managed to escape. Chasing a zebra, and back injuries in the fall and the remaining cheating founded, friends kill, are eaten.

    Written by: Serdar Yıldırım



    ZEBRA İLE KURT

    Bir zebra varmış. Bir de kurt varmış. Kurt, zebra ile arkadaş olmak istiyormuş ama zebra buna yanaşmıyormuş. Senin arkadaşlığın bana yarar değil, zarar verir, diyormuş. Kurt, günlerce, haftalarca zebranın peşinde dolaşmış, yalvarmış, yakarmış ve zebraya arkadaşlık teklifini kabul ettirmiş.

    Ertesi gün arkadaşlarıyla haberleşen kurt, zebrayı tuzağa düşürüp, etrafını sarmışlar.

    Zebra kuşatmayı yarıp kaçmaya başlamış. Kurtlar, zebrayı uzun süre kovalamış. Sonunda, zebra dar ama derin bir uçurumdan karşıya atlayıp, kurtulmayı başarmış. Zebrayı kovalarken, düşüp yaralanan ve gerilerde kalan aldatan kurdu, arkadaşları öldürüp, yemişler.

    Yazan: Serdar Yıldırım


    LEOPARD

    There was a leopard. Have loved to live in trees. One day, this was a leopard cub. Among the offspring has found a cave in the rocks began to grow. When the puppy is two months, come on, let's see, said. We'll leopards live in trees. Get out of that tree.. Leopard comes out a tree, came after the puppies.

    In the following days on the return each hunt leopard, cub, a gazelle running under the tree, and find playing.

    One day the mother returned empty-handed from hunting leopard, the baby angry: "Look, Kiki, lions catch you if they do raw. Certainly from the tree down to. If you want to play above the two of you. "

    As leopard cub tree thrown out. Gazalle, to remove the tree, which was when his mother went to leopard: the gazelle ground with a paw hit the mother leopard tree, feast with him to have puppies.

    Written by: Serdar Yıldırım



    LEOPAR

    Bir leopar varmış. Ağaçta yaşamayı çok severmiş. Bir gün bir yavrusu olmuş bu leoparın. Yavrusunu kayalıklar arasında bulduğu bir mağarada büyütmeye başlamış. Yavrusu iki aylık olunca, haydi bakalım, demiş. Biz leoparlar ağaçlarda yaşarız. Çıkalım şu ağaca.. Leopar ağaca çıkınca, yavrusu da peşinden gelmiş.

    Daha sonraki günlerde her av dönüşünde leopar, yavrusunu, bir ceylanla ağacın altında koşup, oynarken buluyormuş.

    Bir gün avdan eli boş dönen anne leopar, yavrusuna kızmış: “ Bak Kiki, aslanlar seni yakalarsa ham yaparlar. Kesinlikle ağaçtan aşağı inme. İkiniz yukarda oynayın isterseniz. “

    Yavru leopar fırladığı gibi ağaca çıkmış. Ceylan, ağaca çıkarması için, anne leoparın yanına gidince olan olmuş: Bir pençe vuruşuyla yere serdiği ceylanı ağaca çıkaran anne leopar, kendisiyle yavrusuna ziyafet çekmiş.

    Yazan: Serdar Yıldırım




    JESTER MAN

    Himself a man seen in the distorting mirror miserable. One day I saw an ant on the road when. Ant at the top of the foot by holding, "Little creature, I want you I will die on the press"
    said.

    So the ant "has been so tight Let's see if the dead" were also among the grass and quickly disappeared.

    To crush the ant crushing man ot the chase was. To place between certain ants fleeing a player was whistled.

    Finally, we entered into a fly in a month, of course, also after the man. See a bear in the face of the man who wanted to escape, but the bear, he was caught.

    Until the snow: "This man was chasing you, why? "She asked. Ant also told what happened.

    So the bear, the man: "So uncle huh? Friendster me .." said. Man,I was joking, said. Apologize to the ant had been begging for months, had burns, can hardly have saved.

    Written by: Serdar Yıldırım


    ŞAKACI ADAM

    Adamın biri kendini dev aynasında görürmüş. Bir gün yolda giderken bir karınca görmüş. Ayağını karıncanın üstünde tutarak,“ Küçük yaratık, istesem senin üstüne basarım ölürsün ” demiş.

    Bunun üzerine karınca “ Sıkıysa öldür de görelim “ demiş ve hemen otların arasında kaybolmuş.

    Adam otları eze eze karıncanın peşine düşmüş. Karınca kaçarken yerini belli etmek için arada bir ıslık çalarmış.

    Sonunda, karınca bir ayı inine girmiş, tabii ki, adam da peşinden. Karşısında bir ayı gören adam kaçmak istemiş, fakat ayı, adamı yakalamış.

    Karıncaya: “ Bu adam seni niye kovalıyordu? “ diye sormuş. Karınca da olanları anlatmış.

    Bunun üzerine ayı, adama: “ Demek dayısın ha?..Bana kabarsana ” demiş. Adam, şakalaşıyordum, demiş. Karıncadan özür dilemiş, ayıya yalvarmış, yakarmış, güç bela canını kurtarmış.

    Yazan: Serdar Yıldırım


    OSTRICH WITH THE LION


    When he saw a lion coming ostrich terrified. Were immediately put his head in sand. Leo came to ostriches had been around a few laps. Profits were calling friends to talk to the lion's been satiated.

    Ostriches standing behind. Woven with a claw like ostriches to his feet.
    "Friends, look at you? Let's chat a bit, is bored in my life, "he said the top of the nose to the ground stacked backstroke with a kick.

    What happened in ostrich become confused, to whom I shot, he had removed the head from the sand. Looked lion lies lengthways. Have thought he was dead. What you have gather around and brought the ostrich.

    Started to take bragging: "No lion came here it was annoying. This has also said: "Look, the lion went after the burn I can. Lion was insulted, I have nudge. That lion got to the bottom of the foot, has violated, has dragged in places. "

    Ostrich others had participated. Horse had, they held. If we said we would make, so he would make.

    As everyone looked at the lion unconscious self and keeps. Have a roaring, where the skies were groaning. All were bitten by sand ostrichs their heads. Lion there is not much fun, how it went.

    Written by: Serdar Yıldırım


    DEVEKUŞU İLE ASLAN

    Devekuşu bir aslanın geldiğini görünce çok korkmuş. Hemen kafasını kuma sokmuş. Aslan devekuşunun yanına gelmiş, çevresinde bir iki tur atmış. Karnı tokmuş aslanın konuşacak arkadaş arıyormuş.

    Devekuşunun arkasında durmuş. Pençesiyle devekuşunun ayağına şöyle bir dokunmuş.
    “ Arkadaş, bakar mısın? Biraz sohbet edelim, canım sıkılıyor da ” diyecekmiş ki burnunun üstüne yediği tekme ile sırtüstü yere yığılmış.

    Devekuşu şaşkın bir halde ne oldu, kime vurdum, diyerek kafasını kumdan çıkarmış. Bakmış aslan boylu boyunca yatıyor. Öldüğünü zannetmiş. Çevrede ne kadar devekuşu varsa toplayıp getirmiş.

    Başlamış palavra atmaya: “ Yok işte aslan gelip ona sataşmış. Bu da demiş ki: Bak aslan git sonra canını yakarım. Aslan hakaret etmiş, bunu itelemiş. Bu da aslanı ayağının altına almış, çiğnemiş, yerlerde sürüklemiş. “

    Diğerleri de devekuşuna katılmışlar. Atmışlar, tutmuşlar. Biz olsaydık şöyle yapardık, böyle yapardık diye.

    Baygın aslan kendine gelince bakmış herkes atıp tutuyor. Bir kükremiş, yer gök inlemiş. Bütün devekuşları kafalarını kuma sokmuş. Aslan orada fazla eğlenmemiş, kaçıp gitmiş.

    Yazan: Serdar Yıldırım


    FABLE OF OLD WOMAN

    There was an old woman
    In the night, day she was crying
    Continually shedding her tears
    Splashing like a spring.

    Home you designate is only a room
    How can we live in there?
    Always have soap in the mourning and evening
    Troubles are waiting for their turn.

    One day a man arrived at there
    Gave greeting with the woman
    “I purchased this place
    Make it emptied” he said.

    “Woe to my aggrieved head
    My tears never stopped shedding
    Where can l go to
    Have no stone already erected, too.”

    “You are existing today, tomorrow you are absent
    Have a habitation for yourself;
    You assemble your bed
    on the land over there…”

    “Heavens! Is it acceptable, my son,
    To hit a kick to who fallen down?
    Don’t make, don’t act,
    Is it possible to stay in the street?”

    Day turned, tomorrow arrived
    She moved from her room
    Her friend in the night
    Was moon and star…

    Written by: Serdar Yıldırım


    YAŞLI KADIN MASALI



    Bir yaşlı kadın vardı
    Gece, gündüz ağlardı
    Gözyaşları durmadan
    Çağlayan bir pınardı.

    Ev dediğin tek oda
    Yaşanır mı burada?
    Sabah, akşam hep çorba
    Dertler bekler sırada.

    Bir gün bir adam geldi
    Kadına selam verdi
    “Satın aldım burayı
    Boşalt odayı “dedi.

    “Vay benim dertli başım
    Hiç dinmedi gözyaşım
    Nerelere giderim
    Yok bir dikili taşım.“ .

    “Bugün var, yarın yoksun
    Kalacak yerin olsun;
    Karşıdaki arsaya
    Yatağını kurarsın. ”

    “Aman oğlum olur mu?
    Düşene vurulur mu?
    Etmeyin, eylemeyin
    Sokakta yatılır mı? “

    Gün döndü, yarın oldu
    Odasından taşındı
    Geceleri arkadaş
    Ay ile yıldız oldu.

    Yazan: Serdar Yıldırım
    Last edited by a moderator: 7 Haziran 2011
  2. Almira

    Almira Administrator

    Ce: İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    Teşekür ederim emeğinize sağlık
  3. Serdar Yıldırım

    Serdar Yıldırım New Member

    Ce: İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    ATATÜRK’S CHILDHOOD -2-



    Mustafa’s sister, Makbule, was ill so that she stayed at home that day. For this reason Mustafa was going to take care of the broad bean field alone. It was not so difficult to run after crow. When he first started going to broad bean field to chase after them, the crows understood how clever he was and how difficult it was to overcome with the technique he used. They did their best but could not succeed in getting rid of him so they had to fly away. When Mustafa arrived in the field he took a chair out of the hut which was just in the middle of the field and he sat down on it. After about half an hour he started to get bored because he didn’t like sitting around doing nothing. He always wanted to keep busy and to help other people. He was useful for his uncle by taking care of the broad bean field but this was not enough for him. What else should he do? There were some books in the hut. He always thought that the best friends were books. You read them and you learn more and more things and improve your knowledge. He started reading one of the books. This was much better and he was not bored anymore.

    After two hours Mustafa realized that an old man was coming towards him thorough the path in fields. There was a lamb with him. He sat down under a tree which was near the field. When Mustafa saw him sitting, he stood up, took his book back into the hut and left it there and went beside the old man. ‘Hello, sir. Where are you going? , he said to the old man.
    ‘I am going to the town to visit my son’, he replied and continued ‘I am taking this lamb as a present for my grandson. Last week they came to the village and stayed for a week and my grandson wanted me to give him a lamb as a present but I couldn’t because that time the lambs were too little and I promised to give him one when they grow up. Now I want him to grow up this lamb. The most important thing is love in the world. A person who is lack of love looks like a dying tree that means he doesn’t know what the love of nature or human means and he doesn’t know the value of love. A lot of nationalities became enemies and as a result humanity suffered from this hatred. We must show love to people and teach other people how to love. Because love is a great feeling and it makes people very happy and lively. We should love everything and be loved by everybody’, said the old man.

    While he was talking, Mustafa was sitting down and listening to him very carefully. Now, it was his turn to talk.

    ‘Dear Sir, I get difficulty to understand why some people don’t love their countries. I love my country very much and I am proud of being a member of it. How can people who do not love their countries learn to love it? And how can I improve my love for my country? What would you advice me?’ he said.

    The enthusiasm of Mustafa surprised the old man because he was only 10 years old but he was really well informed, cultured and intelligent, but he was not satisfied with it, so he wanted to improve himself much more and he could ask questions bravely. How many of the children at his age would care about the love of homeland.

    The old man smiled and said ‘My son you haven’t told me what your name is’. Mustafa replied, ‘My name is Mustafa’. The old man suggested him reading the biography of Namık KEMAL who was a poet and never hesitated to shout out that his love for his country facing lots of prevention. He suffered a lot but he never gave up serving his country’.

    Mustafa promised to read his poems much more carefully and asked the old man what happiness was according to him. ‘Happiness is very different for everyone’, said the old man and started talking about it.

    ‘Happiness is a reality and there is happiness in life and everybody has different forms of it. It is up to you whether to be happy without making others unhappy or not. You do not need money or big things to be happy. If you want, you can be happy when you see a butterfly flying or a flower blooming or people shaking hands. Anyway Mustafa I have to go because I have to be in the town before it gets dark. I will be very happy if I was able to teach you anything about love and happiness. Have a nice day’, he said.

    Mustafa said that he was so pleased to talk to him and it was really a useful conversation for him. After the old man left, Mustafa turned back to the hut and started thinking about what they had talked with the old man.

    Written by: Serdar Yıldırım





    ATATÜRK’ÜN ÇOCUKLUĞU - 2


    Mustafa’nın kız kardeşi Makbule rahatsızlandığı için çiftlikte kalmıştı. Bugün Mustafa tek başına bakla tarlasında bekçilik yapacaktı. Şu karga kovalama işinin pek bir zorluğu kalmamıştı. Bakla tarlasına gelmeye başladığı ilk günlerde kargalar Mustafa’nın ne derece zorlu bir rakip olduğunu anlamışlar ve onun uyguladığı yöntemi müthiş bir mücadele örneği göstermelerine karşın boşa çıkaramamışlar, çekilip gitmişlerdi. Mustafa sabah erkenden bakla tarlasına gelince tarlanın tam ortasında bulunan kulübenin önüne bir sandalye çıkarıp oturdu. Aradan yarım saat geçmeden canı sıkılmaya başladı. Böyle boş oturmak O’na göre değildi. O, bir şeylerle meşgul olsun, bir işe yarasın, faydalı olsun isterdi. Dayısının bakla tarlasında bekçilik yapmakla bir işe yarıyordu, faydalı oluyordu, fakat bunlar yeterli miydi? Hayır, yeterli değildi. Ne yapabilirdi? Kulübede birkaç tane ders kitabı vardı. Kitap en iyi arkadaştı. Okurdun, öğrenirdin, fikirlerin gelişirdi. Mustafa bir kitap alıp okumaya başladı. Böylesi çok daha iyiydi, hem artık canı da sıkılmıyordu.

    Aradan iki saat geçmişti. Mustafa ilerdeki tarlaların arasındaki patika yoldan yaşlı bir adamın geldiğini gördü. Yaşlı adamın yanında bir kuzu vardı. Onun gelip tarlanın kenarındaki bir ağacın altına oturmasını fırsat bilen Mustafa yerinden kalktı, kitabı kulübeye bıraktı ve yaşlı adamın yanına gitti. Mustafa söze şöyle bir giriş yaptı: “ Merhaba dede, nereye böyle? “

    Yaşlı adam:

    “ Yolcuyum ben evlat, kasabaya oğlumun yanına gidiyorum. Bu kuzuyu toruna hediye olarak götürüyorum. Geçen ay köye gelmişlerdi, bir hafta kaldılar. Torun kuzu diye tutturmuştu. Ben de, şimdi çok küçükler, biraz büyüsünler bir tane sana getiririm dediydim. Alsın kuzuyu besleyip büyütsün. Dünyada en önemli şey sevgidir. Sevgisiz kalmış bir insan kuru bir ağaca benzer. Zamanında onun kalbine sevgi tohumu ekilmemiştir, sevmek öğretilmemiştir. Bir bilinmezlik içinde bocalar durur. Yüzyıllardır süregelen anlamsız kargaşayı sevgi yoksunu insanlar çıkardılar. Toplumları birbirine düşman ettiler. Sonuçta bunun acısını insanlık çekti. İnsanlara sevgiyle yaklaşmalı, onların kalplerine sevgi tohumu ekmeliyiz. Sevmek çok güzel bir duygudur ve insanı hayata bağlar. Sevelim, sevilelim, hayatın tadına varalım. “

    Yaşlı adam konuşurken Mustafa oturmuş ve anlattıklarını ilgiyle dinlemişti. Şimdi söz hakkı Mustafa’nındı:

    “ Dede, bazı insanlar nedense vatanlarını sevmiyorlar. Ben vatanımı çok seviyorum ve bu vatanın evladı olduğum için gurur duyuyorum. Şimdi vatanlarını sevmeyenler vatanını sevmeyi nasıl öğrenecek ve ben vatan sevgimi nasıl geliştirebilirim. Tavsiyelerin neler olacak? “

    Mustafa’ nın coşku dolu konuşması yaşlı adamı şaşırtmıştı. On yaşlarındaki bir çocuğun bu derece bilgili ve kültürlü olması, düşüncesini korkusuzca söyleyebilmesi, öğrendiklerini yeterli bulmaması, yeni bir şeyler daha öğrenmek için soru sorması akıl alır gibi değildi. Hani bu yaşlardaki kaç çocuğun aklına gelirdi vatan sevgisi?

    Yaşlı adam düşüncelerinden sıyrılınca, gülümseyerek: “ Evlat, adını demedin bana, neydi adın? “ deyince Mustafa: “ Dede, benim adım Mustafa “ dedi. Bunun üzerine yaşlı adam: “ Sana tavsiyem Büyük Vatan Şairi Namık Kemal olacak. Namık Kemal, türlü engellemelere karşın vatanını çok sevdiğini haykırmaktan çekinmedi. Bu uğurda çok acı çekti, fakat hiçbir acı O’nu vatanına hizmetten alıkoyamadı. “

    Mustafa:

    “ Bundan sonra Namık Kemal’in şiirlerini daha bir önem vererek okuyacağıma söz veriyorum. Dede, mutluluk nedir sence? Ben mutlu olmak insandan insana değişebilir diyorum “ dedi. Yaşlı adamın mutluluk hakkında söyledikleri şunlar oldu:

    “ Mutluluk yaşamsal bir gerçektir yani yaşamda mutluluk vardır ve her insanın mutluluğu ayrıdır. Hakkın olan mutluluğu başkalarının mutluluğuna gölge düşürmeden istemek sana kalmıştır. Mutlu olmak için büyük şeyler istemek gerekmez. İnsan isterse bir kelebeğin uçuşunu görüp mutlu olabilir. Herneyse Mustafa yavaş yavaş kalkayım. Hava kararmadan kasabaya varmalıyım. Anlattıklarımın sana bir parça faydası olduysa ne mutlu bana. İyi günler dilerim. “

    Mustafa:

    “ Ne demek dede, hem de çok faydası oldu. Ben de sana iyi günler dilerim. Yolun açık olsun “ dedi. Mustafa yaşlı adam gittikten sonra kulübeye döndü ve sandalyesine oturarak konuşulanları düşünmeye başladı.

    Yazan: Serdar Yıldırım
  4. Serdar Yıldırım

    Serdar Yıldırım New Member

    Ce: İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    KELOĞLAN AND NASREDDİN HODJA - A TREASURE STORY

    Keloğlan had gone to the town to sell chickens. When he arrived at the market, he started to look for a customer for the two chickens. A man offered to pay a gold coin for the chickens. Keloğlan didn’t accept this. He said that he absolutely wanted two gold coins for the chickens. The man saw that Keloğlan would not sell the chickens for a gold coin:

    “Keloğlan look, I have a treasure map. I am alone, and I’ve already got old. That’s why I couldn’t look for the treasure. I used to work at Zenginoğlu’s mansion. Zenginoğlu gave me this map. Let me have the two chickens, have the map, look for and find the treasure, and be happy all your life” he said. Keloğlan believed the man, and agreed. Keloğlan returned home in the late afternoon. His mother shouted:

    “Oh my stupid son! Can two chickens be bartered for this piece of paper? You were meant to buy gas and salt after selling the chickens. You have been cheated. Sit in the dark, eat the meals without any salt and make up your mind.” Keloğlan didn’t care, he was only thinking about the treasure. He passed the night in difficulty and got up very early. Keloğlan said:

    “Mother, I am going to look for the treasure. I have prepared food for winter. Let there be no gas; you will go to bed early in the evenings. Let there be salt; you will get it from the neighbour. If I find the treasure, I will make you live like a sultan”. He kissed his mother’s hand. Seeing that Keloğlan was determined, his mother desperately changed her mind. She saw Keloğlan off saying “Goodbye, Keloğlan. I hope you find the treasure.”

    Keloğlan crossed mountains and hills, looking for days until finally he found the well on the map. The treasure was meant to be in this well. The stone he threw into the well made a sound like ‘BANG’. Keloğlan understood that there was no water in the well. However, three people who had gone down the well in his village and weren’t able to come out last year came to his mind. “I have a rope, which I brought with me from the village.” He started worrying: “What if I tie the rope to the edge of the well and go down, but then die like them because of the poisonous smoke in the well? That will be a bad state of affairs - first I need a helper who is manly, trustworthy and who is able to remove the danger in the well. Nasreddin Hodja came to mind while thinking where it might be possible to find somebody like this, and he said “Ok, the Hodja will find a way to resolve this matter.”

    After a long journey he eventually arrived in Akşehir. There he asked to be shown Nasreddin Hodja’s house. He knocked on the door and Nasreddin Hodja opened it. He said “You are most welcome, my son. I am Nasreddin Hodja. Would you like something?”

    “My Hodja, I am called Keloğlan in my village. I would likr your help for an important matter. I would be very happy if you would be so kind as to listen to me.” Hodja welcomed Keloğlan into his house. Keloğlan told him how he had got the treasure map; he told him that he had said goodbye to his mother and had left the village, had found the well on the map, he told himwhy he hadn’t been able to go down the well. He concluded his remarks by saying, “If we find the treasure, we will share it fifty – fifty, my Hodja. What do you say?”

    Nasreddin Hodja replied, “Since there is not enough current, this poisonous air gathers in the wells which haven’t been used for a long time and into which poisonous air leaks from the layers of earth around them. If someone goes down into these wells, they will poison and kill that person. As you have told me, the depth of the well is nearly 9 or 10 metres. It is too tiring and troublesome to dig and broaden the hole around the well, we can’t accomplish that. If we try to find a helper, it will spread from ear to ear, and the public will gather at the well. We must find another way Keloğlan. Stay with us for a couple of days as my guest, and I will think and find a suitable way.”

    Nasreddin Hodja made plans during the following two days, and drew up drafts. He brought the plans to the smith. He admonished him to give the equipment that he had; to make those he didn’t have according to the drawings. The equipment was ready in a week. He had bought a cart which two donkeys pulled. He put the equipment, and necessities like food and drink in the car. He said goodbye to his wife and mounted his donkey. Hodja with his donkey in the front, and Keloğlan in the cart at the back, set off. After a troublesome journey lasting for days, they reached the well in which the treasure was. Hodja scrutinized the well. He took down the big bellows, which they had got the smith to make, next to the well with Keloğlan. They dangled one of the tips of a pipe, which was nearly 10 centimetres wide, into the bottom of the well. They attached the other tip to the bellows. They started to pump the bellows. The still and poisonous air - which had accumulated for years - started to scatter, rise slowly and get out of the well from the effect of the fresh and pressurized air. The rate of poisonous air in the well lessened each time the bellows pumped air. This process was continued the following day, too. On the third day they came to the conclusion that the well had been cleaned. Just to make sure, Nasreddin Hodja put a cat, which he had brought in the cart, into a sack. After tying up the sack with a rope, he lowered it into the bottom of the well. He saw that the cat was alive and kicking after pulling it back two hours later.

    Tying the rope around his waist, Keloğlan had gone down the well. He took out the stone mentioned on the map. After digging the earth under the stone, he found the chest. He tied up the chest with the other rope near him and called out to Hodja to pull him. When Keloğlan had come out of the well, he pulled up the chest with Hodja. When they broke its lock and opened the chest, to their surprise they saw it was full of bright and shiny gold! They felt very happy. They shared the gold immediately. The next day, Nasreddin Hodja set off to Akşehir on his donkey, and Keloğlan set off to his village in the cart.

    Keloğlan got a legendary mansion built in his village. He hired maids and manservants. He bought fields, vineyards, gardens. He started to live like a sultan with his mother. The Sultan heard about Keloğlan’s extraordinary wealth. When he was out hunting one day, he stopped by Keloğlan’s mansion. Keloğlan showed respect for the Sultan, and treated him in the best way. The Sultan, who was very pleased with this close interest, invited Keloğlan to his palace for the festival, which was going to be celebrated the following month.

    Keloğlan went to the palace by coach and with manservants on the festival day. He met the Sultan’s extremely beautiful daughter, Violet, and fell in love. Violet loved Keloğlan at first sight and didn’t want him to leave. After the festival entertainments had finished, Keloğlan returned to his mansion. He told his mother that he had fallen in love with Sultan Violet at first sight and wouldn’t be able to live without her. They thought it over carefully and they decided to ask the Sultan’s consent to marry Violet. Later he went with his mother to ask the Sultan if he could marry his daughter. The Sultan accepted Violet’s marrying Keloğlan. Keloğlan returned to his mansion and started the wedding preparations. On the way he had sent messengers to Nasreddin Hodja to invite him to his wedding.

    After Nasreddin Hodja had returned to Akşehir with his share, he clothed the poor and the orphans, and spent most of his money on good deeds. And at the same time he heard from his friends’ conversation and from the travellers passing by that Keloğlan had got a mansion built in his village, had hired menservants, had bought fields and started to live like a sultan, and he felt happy about the things he heard. When he heard about Keloğlan’s wedding invitation and that he was going to marry Sultan Violet, he regained a lot of his good humour. He started the preparations to go to the wedding. He bought carpets, furs, and silk cloths. He bought jewellery like earrings and a necklace for Violet. He also bought two coaches, which four horses would pull, and he also hired two manservants. He wore his most valuable clothes and his showiest fur. He set out with his wife a couple of days before the wedding. The Hodja arrived at the palace with his entourage, very ostentatiously. Keloğlan welcomed the Hodja at the door. He kissed his hand. They embraced and hugged each other. The Hodja told a lot of stories about events that he had lived, including witty remarks, until the wedding day. He made the guests have a funny time. Keloğlan and Sultan Violet married among the entertainments with musical instruments and much conversation. There were no words to describe their happiness. They lived happily for many years.


    Written by: Serdar Yıldırım



    THE END





    KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA

    Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam:
    “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası:

    “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına:

    “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

    Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresini bulur. ‘

    Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş,
    “ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “

    “ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “
    Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.

    Nasreddin Hoca:

    “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

    Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

    Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar.

    Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

    Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

    Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış.

    Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca’ yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.


    Yazan: Serdar Yıldırım


  5. Serdar Yıldırım

    Serdar Yıldırım New Member

    Ce: İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    THE OCTOPUS

    Our dear world; which is turning around silently somewhere in the universe, which is full of mysteries, secrets and a lot of unknown. The living creatures, which you have allowed to live on you, survive and take shelter for ten thousands of years, existing maybe only on you with everything of them. The idealists with their genuine talent of thought, with their power of imagination; who are possible to appear always and everywhere with their stubbornness and by leaving the normality of the life, which they have to live with pleasure, desire; and by getting a little over the normality to know an unknown, to help the solutions of problems and assimilating some kinds of efforts, searches for the benefit of that normalitists who they left behind.

    Although a young octopus travelled a lot of places on the blue sea, the things he saw weren’t strange to him; he was indifferent to the things he saw as if he had seen them before and the motivating passion occurring in his thought, made him decide to reach the source, the spring of the river when he first realized it, which was flowing into the sea.

    The young octopus started to move forward slowly. He could always have the chance to watch closely the trees, the grass, the flowers, the birds and the large and small living creatures by the river because he was taking pains to swim on the surface. As the days passed one after the other, the broadness of the river started to become narrow, the water started to flow a little more wildly and the slope started to increase. Since the young octopus was swimming towards the stream, he realized that he started to be some more compelled every passing day. If he didn’t suffer the difficulty and leave himself, he would be able to return to the sea. However, this was a matter that he wouldn’t be able to do. Now that he was an idealist and he had come till here for the sake of an idea, returning back could never be possible.

    When the young octopus arrived at the side of the snowy mountain, which was difficult to see from faraway, a waterfall; whose water was falling from quite high, appeared. He had to cross this waterfall and go on his way, but how? A few attempts he made showed that it was impossible for now. Anyway he was tired. He had come till here without stopping, and by exerting himself to the utmost for days. He thought “I should relax for a while, gain my energy; when I believe that I can cross this waterfall, I will come and cross it and go on my way. I will take one of the paths I saw yesterday while I was coming, I will look for a place where I will be able to pass my days in peace. Let the waterfall wait for now.”

    The young octopus returned back and took one of the paths. He reached a lake in the end by saying this or that way. The young octopus’ life in the lake lasted quite long. Actually time wasn’t very important for an idealist. Let the time pass. What was important was to be able to use the time skillfully. You would always improve and show progress in point of thought. You already had this idealism from birth. The conditions would force you to this whether you wanted or didn’t. When you started to support an idea, namely when you became an idealist, you would think carefully of your past and you would realize and be surprised that even how the unhappy, pessimistic, desperate days, which you don’t want to remember now, had educated you, and had made you experienced.

    Several years passed and the young octopus had grown up and had become a mature octopus by the passing years. He always had good relationships with the living creatures in and around the lake; he had had quite a lot of accumulation of knowledge by adding his observations on the things they told. Everything was very well; perhaps it would be much better if the peole hadn’t pitched a camp near the lake. As soon as the octopus saw the people, he had listened to his common sense saying “be careful”, he had withdrawn to his cave at the bottom of the lake. He was passing his days in his cave; he was sometimes touring at the depth of the lake. On some days he saw a few boats on the lake but he couldn’t do anything more than watching the people’s in the boats rowing from the depth of the lake while swimming.

    One day, while a boat was going near to the middle of the lake, it suddenly got dark. A heavy rain started. The wind blowing gradually harder was building big waves on the lake. The efforts of the people on the boat who were trying to escape from the storm were useless. They weren’t able to prevent their boat from capsizing and sinking. The octopus had felt the storm in advanced; he had taken the risk to be seen by the people on the boat and he had come a few metres close to the boat. He had covered two people, who were flopping about when the boat sank, with his strong arms, had come to the surface to prevent them drowning and started to swim quickly towards the shore. After leaving the unconscious people to a safe place, the octopus withdrew to his cave in the depth of the lake.

    On the following ten days after this event, the octopus, who couldn’t see any boats on the surface of the lake, came to the surface because he thought that the people might have gone and he looked at the shore, where the camp was, from far away. The first thing that called his attention was the huge, iron boats. The people had also built wooden sheds near the tents, where the camp was pitched. There were lots of people on the shore. He started to swim towards the branch, which let the superfluous water of the lake float into the river. He was planning to come out of the lake going without making the people realize. However, when he reached the exit, he realized with sadness that there were barbed wires around, which were preventing him going. He was afraid of making a mistake. He could pull the wires to pieces, throw away and go on his way. There were the possibilities of getting injured and being undersized. The waterfall on the river was already a big problem on his way. It wouldn’t be proper to be powerless after crossing the waterfall.

    On the following days the surface of the lake suddenly got into action. The ships that the people made by putting together the pieces, which they brought till the lake shore by lorries, started to move constantly. The divers started dive from the ships and examine the bottom of the lake. The harpoons that were in the divers’ hands would direct to the octopus as soon as it was seen. There was a huge octopus with eight arms, each of whose length was nearly five metres, and the one who would kill this octopus would be rewarded. It was necessary to think now. This octopus, who was wanted to be killed, saved certainly two people’s lives in a stormy weather. They had seen the octopus before they fainted and they informed the others too, there was even a reward. It is necessary to consider this situation as a labyrinth without an exit.

    The octopus had understood that it was impossible to live in the lake now. Although all his goodwill, the people wouldn’t let him search some more in this lake. It was also unnecessary to live more in this lake. The things he learnt were enough and more than enough. The octopus got out of his cave with rancor. He came with a terrible speed out to the water surface just opposite the ships being anchored in front of the camp. He was puffing up and up and was causing artificial waves on the lake as he was saying “you have been looking for me for days, here I am and I’m not afraid of you”. He suddenly directed to his left. He entered the branch by pulling the barbed wires at the exit of the lake to pieces under the amazed looks of the people on the shore and he reached the river after a while. He came before the waterfall by withstanding easily to the river’s stream and he went up by holding his both arms out and by holding of the rocks there.

    On the following days the octopus continued the intensive efforts to reach the source of the river. He was passing in difficulty through the gorges at the sides of the mountain where the source existed and he was moving forward step by step at the places where the depth didn’t let him swim. The rain falling on the sides of the mountains was turning into snow because of the weather’s getting gradually cold and trembling in the ice cold water under the snow was teaching him how difficult the life was in the mountains. When he started to think that it was impossible to go more forward, he found the source of the river. The source was coming out of rocks, it was coming out of a place like a cave and it was appearing on the earth.

    The octopus summarized the topic: “Now that the source had been here. It comes out to the earth from that narrow place, it is fed by the rain and snow water, it goes down till the waterfall by gathering some of the little rivers’ water. After passing the waterfall, the water gathering a lot of branches from both sides gradually grows and it reaches the sea, where I was born, as a river and integrates with the sea. And the lake, where I lived for a long while, was nothing more than a drift of water, which let its superfluous water flow into the river by means of a branch.

    On his way back, while coming closer to the waterfall, the octopus started to think. He wondered if the people would wait for him there. It was a fifty fifty possibility. Namely, they’d either wait or wouldn’t wait. It wouldn’t be definite. The octopus wasn’t absolutely frightened. Anyway, fear was the last think to be considered by an idealist in such a situation. There was no reason to be frightened. After the octopus evaluated the situation, considered what he would do after what might happen, he went down the waterfall. He went past the branch, which was connecting the lake to the river, by swimming bravely on the water.

    The octopus reached the sea a few days later. He had set off years ago for the sake of an ideal when he was a young octopus; after years, he had turned back as a mature octopus. However, the ideal still wasn’t an ideal. An idealist should teach the others the things he learnt and should acquaint them too. As well as you couldn’t say you have enough knowledge for yourself so you wouldn’t need to learn more, you couldn’t also say you were more knowledgeable than the others; let the others not learn the things I knew. After relaxing for a while, the octopus wanted to start his attempts. He would teach the others the things he learnt and he would acquaint them too. Until there would be no other knowledge in his mind what he knew but the others didn’t…

    Written by: Serdar YILDIRIM








    AHTAPOT

    Gizem dolu, sır dolu, pek çok bilinmezliklerle dolu kainatın bilmem nerelerinde sessizce dönüp durmakta olan sevgili dünyamız. Üzerinde yaşamalarına, hayat bulmalarına, barınmalarına olanak tanıdığın on binlerce yıldan beri her şeyi ile belki de sadece sende var olan canlı varlıklar. Özgün düşünme yetenekleriyle, hayal güçleriyle, inatçılıklarıyla her zaman, her yerde ortaya çıkabilen ve bir bilinmezi bilmek için, problemlerin çözümüne yardımcı olmak için şevkle, istekle; kendilerinin yaşamaları lazım gelen hayatın normalitesinden arınarak, normalitenin bir parça üstüne çıkarak ve o geride bıraktıkları normalitecilerin yararına bir takım çabalar, arayışlar içine giren idealistler.

    Denizin engin maviliklerinde aylardır pek çok yeri gezip dolaşmasına karşın gördükleri ona hiç de yabancı gelmeyen, o gördüklerine daha önceden biliyormuşçasına ilgisiz ve bu denize sularını akıtan ırmağı ilk fark ettiğinde düşüncesinde oluşan tutkunun harekete geçirdiği, ırmağın çıkışına, kaynağına ulaşmaya karar verdirttiği bir genç ahtapot.

    Genç ahtapot ırmakta ağır ağır ilerlemeye başladı. Daima yüzeyde bulunmaya özen gösterdiği için, ırmak kenarında bulunan ağaçları, otları, çiçekleri, kuşları ve küçüklü, büyüklü canlı yaratıkları yakından incelemek olanağını buluyordu. Günler birbiri ardına geçip gittikçe, ırmağın genişliği daralmaya, sular daha bir coşkun akmaya ve meyil artmaya başladı. Genç ahtapot, akıntıya karşı yüzdüğü için, her geçen gün biraz daha fazla zorlanmaya başladığını fark etti. Hani sıkıntıya katlanamayıp kendini bırakıverse hiç yorulmadan denize geri dönebilecekti. Fakat, bu onun yapamayacağı bir işti. Mademki bir idealistti ve bir idea uğruna buralara kadar gelmişti, geriye dönüş söz konusu olamazdı.

    Genç ahtapot çok uzaklarda zorlukla fark edilen karlı dağın yamaçlarına ulaştığında önüne oldukça yüksekten suların döküldüğü bir çağlayan çıktı. Bu çağlayanı aşıp yoluna devam etmesi gerekirdi, ama nasıl? Yaptığı bir iki deneme bu işin şimdilik olanaksız olduğunu gösterdi. Zaten yorgundu.
    Günlerdir dur durak bilmeden,gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlayarak buralara kadar gelmişti. “ Bir zaman için dinlenmeli, gücümü toplamalı, bu çağlayanı aşmayı başarabileceğime inandığım an gelip çağlayanı geçer yoluma devam ederim, diye düşündü. Dün gelirken gördüğüm kollardan birine sapar, orada günlerimi sakin geçirebileceğim bir yer ararım. Çağlayan şimdilik bekleyedursun. “

    Genç ahtapot geriye dönüp, ırmağın kollarından birine girdi.Yok şurası, yok burası derken,sonunda bir göle vardı. Genç ahtapotun göldeki sakin yaşantısı oldukça uzun sürdü. Gerçekte bir idealist için zamanın fazla bir önemi yoktu. Zaman bırak geçsindi. Önemli olan geçen zamanı ustaca değerlendirebilmekti. Devamlı olarak fikir bakımından bir büyüme, bir ilerleme içinde olacaktın. Bu idealistçilik zaten sende doğuştan vardı. Sen istemesen de şartlar seni buna zorlardı. Bir ideanın peşinden gitmeye başladığın yani sen bir idealist olduğun zaman, dikkatli bir şekilde geçmişini düşünürdün ve şimdi anımsamak istemediğin o mutsuz, o karamsar, o kederli günlerinin bile seni nasıl eğitmiş olduğunu, deneyim sahibi yaptığını fark eder de şaşar kalırdın.

    Aradan yıllar geçmiş,geçen yıllarla birlikte genç ahtapot büyümüş,olgun bir ahtapot olmuştu.Gölde ve gölün çevresinde yaşayan canlı varlıklarla daima iyi ilişkiler kurmuş, onların anlattıklarına kendi gözlemlediklerini de ekleyerek epey bir bilgi birikimine sahip olmuştu. Her şey çok güzeldi, belki de çok daha güzel olacaktı. Eğer göl kıyısına insanlar kamp kurmasalardı. Ahtapot insanları göl kıyısında görür görmez, içgüdüsünden gelen dikkat et sesine kulak vermiş, gölün dibindeki mağarasına çekilmişti. Günlerini mağarasında geçiriyor, ara sıra da, gölün derinliklerinde dolaşıyordu. Bazı günler göl yüzeyinde bir iki kayık görüyor, fakat kayıklardaki insanların kürek çekişlerini gölün derinliklerinde yüzerek seyretmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.

    Günlerden bir gün, bir kayık gölün ortalarına yakın bir yerde giderken ortalık kararıverdi. Şiddetli bir yağmur başladı. Gittikçe daha sert esmeye başlayan rüzgar gölde büyük dalgalar oluşturuyordu. Kayıkta bulunan insanların yaklaşan fırtınadan kaçmak için gösterdikleri çabalar boşuna oldu. Kayıklarının alabora olarak batmasını bir türlü engelleyemediler. Ahtapot yaklaşan fırtınayı önceden hissetmiş, kayıkta bulunan insanlar tarafından görülme tehlikesini göze alarak kayığın birkaç metre altına kadar sokulmuştu. Kayık battığında dev dalgalar arasında çırpınıp duran iki insanı güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp, onların boğulmalarına engel olmak için, yüzeye çıktı ve süratle kıyıya doğru yüzmeye başladı. Baygın durumdaki iki insanı kıyıda emin bir yere bırakan ahtapot, gölün derinliklerindeki mağarasına çekildi.

    Bu olayı takiben geçen on gün içinde göl yüzeyinde hiç kayık göremeyen ahtapot insanların gitmiş olabileceklerini düşünerek yüzeye çıkıp çok uzaklardan kampın bulunduğu kıyıya doğru baktı. İlk dikkatini çeken şey, kıyıdaki kocaman demir kayıklar oldu. İnsanlar ayrıca kampın bulunduğu çadırların yanına tahtadan barakalar yapmışlardı. Çok insan vardı kıyıda. Gölün fazla sularını ırmağa akıtan kola doğru yüzmeye başladı. Kıyıdaki insanlara fark ettirmeden gölden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Fakat çıkışa vardığında etrafta gitmesini engelleyen dikenli teller olduğunu üzülerek gördü. Bir hata yapmaktan korkuyordu. Bu dikenli telleri parçalayıp atar, yoluna devam edebilirdi. İşin içinde yaralanmak,çaptan düşmek olasılığı da vardı. Irmaktaki çağlayan zaten yolunun üstünde bir büyük engeldi. Çağlayanın karşısına çıktığında güçsüz durumda bulunmak yakışık almazdı.

    Sonraki günlerde göl yüzeyi birdenbire hareketlendi. İnsanların göl kıyısına kadar kamyonlarla getirdikleri parçaları birbirine monte ederek yaptıkları gemiler vızır vızır gidip gelmeye başladı. Gemilerden dalgıçlar göle girerek, gölün dibini taramaya başladılar. Dalgıçların ellerindeki zıpkınlar görülür görülmez ahtapota yöneltilecekti. Gölde her kolunun uzunluğu beş metreyi bulan sekiz kollu dev bir ahtapot vardı ve bu ahtapotu öldüren ödüllendirilecekti. İşte burada biraz düşünmek gerekirdi. Katledilmek istenen bu ahtapot fırtınalı bir havada iki insanı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Onlar bayılmadan önce kendilerini kurtaranı görmüşler, ötekileri ahtapotun varlığından haberdar etmişlerdi. Ötekiler ötekilere, ötekilerde ötekilere durumu bildirmişler ve son ötekiler, ortaya bir ödül bile koymuştu. Bu durumu çıkışı olmayan bir labirent biçiminde algılamak gerekmektedir.

    Ahtapot artık gölde barınmasının olanaksızlığını anlamıştı. Tüm iyi niyetine karşın insanlar onun bu gölde biraz daha fazla araştırma yapmasına izin vermeyeceklerdi. Zaten gölde bir süre daha yaşamak gereksizdi. Öğrendikleri yeter de artardı bile. Ahtapot mağarasından hınçla dışarı fırladı. Korkunç bir süratle kampın önünde demirli bulunan gemilerin tam karşısında su yüzeyine çıktı. Günlerdir arıyordunuz işte buradayım ve sizden korkmuyorum der gibi kabardıkça kabarıyor, gölde yapay dalgaların oluşmasını sağlıyordu. Aniden soluna doğru yöneldi. Kıyıdaki insanların hayret dolu bakışları altında göl çıkışındaki dikenli telleri paramparça ederek kola girdi ve bir süre sonra ırmağa ulaştı. Irmağın akıntılarına rahatça karşı koyarak çağlayanın önüne geldi ve iki kolunu uzatarak oradaki kayalara tutunup yukarıya çıktı.

    Daha sonraki günlerde ahtapot ırmağın kaynağına ulaşmak için gösterdiği yoğun çabayı devam ettirdi. Kaynağın bulunduğu karlı dağın yamaçlarında daracık boğazlardan zorlukla geçiyor, derinliğin yüzmesine olanak tanımadığı yerlerde de adım adım ilerliyordu. Yamaçlarda yağan yağmur havanın giderek soğumasıyla birlikte kara dönüşüyor, yağan kar altında buz gibi soğuk suda titremek ona dağlarda yaşamın ne derece zorlu olduğunu öğretiyordu. Ahtapot daha ileriye gitmenin mümkün olmadığını düşünmeye başladığı bir sırada ırmağın kaynağını buldu. Kaynak, kayaların arasından, mağara gibi bir yerden, yeryüzüne çıkıp doğuyordu.

    Ahtapot konuyu özetle toparladı: “ Demek kaynak burasıymış. Su bu daracık yerden yeryüzüne çıkıyor, yağan kar ve yağmur sularıyla besleniyor, çevreden kimi dereciklerin sularını alarak çağlayana kadar iniyor. Çağlayan geçildikten sonra sağdan soldan pek çok kol alan su gittikçe büyüyerek bir ırmak halinde benim doğduğum denize varıyor ve denizle bütünleşiyor. Uzun bir süre içinde yaşadığım göl de fazla sularını ırmağa bir kol aracılığıyla akıtan büyükçe bir su birikintisinden başka bir şey değilmiş. “

    Dönüş yolunda, çağlayana yaklaştıkça, ahtapotu bir düşüncedir aldı. Acaba insanlar onu oralarda bekleyebilirler miydi? Bu yüzde elliye yüzde elliydi.Yani bekleyebilirlerdi de beklemeyebilirlerdi de. Onun orası belli olmazdı.Ahtapot, korkmuyordu. Zaten böyle durumlarda bir idealist için korku en son akla getirilecek bir şeydi. Korkmak için hiçbir neden yoktu. Ahtapot, şöyle bir durum değerlendirmesi yaptıktan, ne olursa ne şekilde hareket edeceğini hesapladıktan sonra, çağlayandan aşağı indi. Suların üstünden, göğsünü gere gere yüzerek, gölün ırmakla bağlantısını sağlayan kolun yanından geçti, gitti.

    Ahtapot, birkaç gün sonra denize vardı. Yıllar önce, genç bir ahtapotken, bir idea uğruna yola çıkmış; yıllar sonra, büyük, olgun bir ahtapot olarak işte geriye dönmüştü. Fakat, idea, ideal değildi henüz. Bir idealist, öğrendiklerini başkalarına da öğreterek, onları da bilgilendirmeliydi. Ben, bana yetecek kadar bilgi sahibiyim fazlasını öğrenmesem de olur diyemediğin gibi, ben herkesten çok daha fazla bilgiliyim varsın benim bildiklerimi başkaları bilmeyiversin de diyemezdin. Ahtapot, kısa bir süre dinlendikten sonra girişimlerine başlamak istiyordu. Öğrendiklerini başkalarına da öğreterek onları da bilgilendirecekti. Beyninde kendisinin bilip de başkalarının bilmediği tek bir bilgi kalmayana kadar…


    Yazan: Serdar Yıldırım
  6. Tanem

    Tanem Moderator

    Ce: İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    SWALLOW AND SPARROW

    Swallow and sparrow became close friends. They started walking around in together. Other swallows said nothing at the beginning about this circumstance. However, the things changed when the swallow started bringing the sparrow to its nest. Nest of the swallow was under the eaves of an empty wooden house and there were many nests of swallow next to it. Going there from and thereto made swallows disturbed.

    Swallows held a meeting and they appointed a spokesman. This spokesman told about this circumstance with it in a suitable time and said it not to bring this sparrow to its nest.

    Although the swallow showed some obstinacy, it finally was obliged to obey by this requirement.
    One night the sparrow suddenly wakened while it was sleeping. Tree on which it built up its nest among its branches was swinging. It flied away and had a look-see round the environment. Thereupon, it recognised that it was an earthquake.

    Its close friend, the swallow, came to its mind. It arrived at its nest and it weakened its close friend. It said the swallow to weaken other swallows and the wooden house may be fallen onto the ground. The swallow fulfilled what it said. Once the last swallow flied away there, the wooden house was fallen onto the ground. Later, swallows set up new nests under eaves of another house and they did make no rejection for the sparrow to go from and to the nest of the swallow for the reason that they were owed their life to it.

    Written by: Serdar Yıldırım


    KIRLANGIÇ İLE SERÇE

    Kırlangıç ile serçe dost olmuşlar. Birlikte gezip dolaşmaya başlamışlar. Diğer kırlangıçlar önceleri bu duruma ses çıkarmamışlar. Fakat kırlangıç serçeyi yuvasına getirmeye başlayınca işler değişmiş. Kırlangıcın yuvası ahşap, boş bir evin saçak altındaymış ve burada pek çok kırlangıç yuvası varmış. Serçenin gelip gitmesi, kırlangıçları rahatsız etmiş.

    Kırlangıçlar toplanıp bir sözcü seçmişler. Sözcü uygun bir zamanda kırlangıca konuyu açmış ve serçeyi yuvasına getirmemesini söylemiş.

    Kırlangıç biraz direttiyse de sonunda genel isteğe boyun eğmek zorunda kalmış. Bir gece serçe yuvasında uyurken aniden uyanmış. Dalları arasına yuva kurduğu ağaç sallanıyormuş. Uçup çevreyi şöyle bir kolaçan etmiş. O zaman bunun bir yer sarsıntısı olduğunu anlamış.

    Aklına dostu kırlangıç gelmiş. Kırlangıcın yuvasına gitmiş, onu uyandırmış. Kırlangıca diğer kırlangıçları uyandırmasını, ahşap evin sarsıntıdan yıkılabileceğini söylemiş. Kırlangıç söyleneni yapmış. Son kırlangıç da kaçınca ahşap ev yıkılmış. Daha sonra kırlangıçlar başka bir evin saçak altına yeni yuvalar yapmışlar ve yaşamlarını borçlu oldukları dost serçenin kırlangıcın yuvasına gelip gitmesine karşı çıkmamışlar.

    Yazan: Serdar Yıldırım

  7. Almira

    Almira Administrator

    Ce: İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    ingilizce kısa hikayeler, ingilizce hikayeler türkçe anlamlarıyla, kısa ingilizce masallar, kısa ingilizce hikayeler masallar, ingilizce kısa bir hikaye, ahtapot hikayesinin ingilizce anlamı, özgün ingilizce hikayeler the invitation, özgün the invitation ingilizce hikayesi, kısa ingilizce masallar ve türkçeleri, ingilizce kısa ve güzel hikayeler, swallow and sparrow hikaye soruları, ingilizce sonu kötü biten kel oglan hikaye, ingilizce sonu kötü biten kısan hikaye, en kısa ingilizce hikayeler, ingilizce tecrübeli şimdiki zamanlı basit hikayeler, kolay kısa ingilizce hikayeler, too soon a woman kısa hikayesi, kısa hikayeler türkçesiyle, ingilizce kısa güzel hikayeler, ingilizce kısa hıkayeler, kısa hikayeler ingilizce, sonu kötü biten ingilizce hikayeler, ingilizce masallar kısa, sonu kötü biten uzun ingilizce hikayeler, ingilizce hikaye türkçe açıklamalı arabalarla ilgili,



  8. Almira

    Almira Administrator

    Ce: İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    ingilizce kısa hikayeler, ingilizce hikayeler türkçe anlamlarıyla, kısa ingilizce masallar, kısa ingilizce hikayeler masallar, ingilizce kısa bir hikaye, ahtapot hikayesinin ingilizce anlamı, özgün ingilizce hikayeler the invitation, özgün the invitation ingilizce hikayesi, kısa ingilizce masallar ve türkçeleri, ingilizce kısa ve güzel hikayeler, swallow and sparrow hikaye soruları, ingilizce sonu kötü biten kel oglan hikaye, ingilizce sonu kötü biten kısan hikaye, en kısa ingilizce hikayeler, ingilizce tecrübeli şimdiki zamanlı basit hikayeler, kolay kısa ingilizce hikayeler, too soon a woman kısa hikayesi, kısa hikayeler türkçesiyle, ingilizce kısa güzel hikayeler, ingilizce kısa hıkayeler, kısa hikayeler ingilizce, sonu kötü biten ingilizce hikayeler, ingilizce masallar kısa, sonu kötü biten uzun ingilizce hikayeler, ingilizce hikaye türkçe açıklamalı arabalarla ilgili,



  9. tsn07

    tsn07 New Member

    Ce: İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    çok güzel hikayeler olmuş bunlar.
    hem kültürümüzün tanıtımı açısından, hem de ödev falan gereken kişilerin yararına olmuş.
    şuanda ingilizce kursum devam ediyor hala, infolang dil okulunda.
    bende kendim pratik olsun diye romanların bazılarını aldım orjinal dillerinde okumaya başladım artık.
    gayet iyi okuyabiliyorum ve daha iyi algılıyorum romandaki duyguları.

Sayfayı Paylaş