Tiyatro Sanatçıları ile Yapılan Röportajlar

Konusu 'Sinema, Tv, Tiyatro' forumundadır ve ASiLKIZ tarafından 6 Haziran 2009 başlatılmıştır.

  1. ASiLKIZ

    ASiLKIZ New Member


    Emre KINAY

    [​IMG]
    'Varoşlardan geldiğim için oyunculuğum iyidir."

    ' Sokak arasını iyi bilirim ben. Varoşlardan gelmek oyuncu için bir artıdır. Çünkü sürekli fotoğraf çeker; beyninize atarsınız! Orada ne kadar çok fotoğraf varsa o oyuncu o kadar zengindir "Tahtakale'de toptancılık yaparım, yine TV'de olmam. O da yapılacak iş mi" derdim. 8 yılın sonunda üniversite harcımı bile ödeyemedim, 6 ay tiyatrodan para alamadım. Hayat böyle işte..."

    Yıllardır devlet tiyatrolarında sahne tozu yuttu Emre Kınay ama herkes onu -pek çoğunun hikayesinde olduğu gibi- televizyonda rol aldığı dizilerle tanıdı. 'Yılan Hikayesi'ndeki Erkan Ağa rolü; ardından Baba, Berivan, Yüzleşme, Yeditepe İstanbul dizileriyle yeteneğini herkese kanıtladı. En son atv'de yayınlanan 'İstanbul Şahidimdir' dizisinde harikalar yaratıyordu. Fakat dizi yayından kaldırıldı... Önceleri hukuk okumak istemiş; biraz daha adaletli insanlar arasında olsun diye! Sonra lisedeyken edebiyat hocası sayesinde tiyatroya başlamış. "Annem babam tiyatro sanatçısı. Ama çok seneler önce bırakmışlar, ben beşinci çocuğum. Babam sinemacıydı, ben 9 yaşındayken öldü. Hep onun montajını, dublajını yaptığı kısa filmleri seyrederek büyüdüm. Böyle bir alt yapı vardı yani. Oyuncu tiyatroda insanlara ait hikayeler anlatır, ki yüzleşsin birileri diye. Ben bu hikayeleri anlatmak istiyordum insanlara. O yüzden oyuncu olduğunuzda birçok hayatınız oluyor" diyor mesleğini nasıl seçtiğini anlatırken. Mimar Sinan Üniversitesi'nde tiyatro eğitimi alarak işe başlamış. 92'den bu yana da profesyonel olarak tiyatro yapmış. Ancak şimdi TV ekranlarının starlarından. "Çok sefalet çektim, ciddi anlamda çok süründüm" diyor gerekçesini anlatırken. Amacı buradan kazandığı popülariteyle tiyatroya seyirci çekmek. Şimdi bunu yapacak kadar şöhretli ama bu kez de başka engeller var.

    * Siz varoşlardan geldiğinizi, sokak arasını iyi bildiğinizi söylüyorsunuz. Doğru mu?
    Evet, varoştan geldim. Sokak arasını da, sokak dilini de iyi bilirim.

    * Ne katar bir oyuncuya varoşlardan gelmek? Bir oyuncu için artı mıdır?
    Çok artıdır. Çocukken Nişantaşı çocuğuydum, babamın vefatından sonra ekonomik zorluklar oldu. Küçükçekmece'de başlayan bir eğitim ve aklınıza ne gelirse... Ne fark ediyor? Siz sürekli fotoğraf çekiyorsunuz! Beyninizde hazine var, oraya atıyorsunuz sürekli; yaşlı adamlar, genç kızlar, ikili ilişkiler, yaşama ait fotoğraflar... Sürekli biriktiriyorum. Orada ne kadar çok fotoğraf varsa bir oyuncu o kadar zengin demektir.

    * Daha kolay para kazanmak isteyebilirdiniz; tiyatroyu seçmek için bir şeylerin sizi çok etkilemiş olması lazım...
    Ben çok iyi bir aileden geliyorum, temelleri çok sağlamdır. Varoşa sonradan gittim. Ama oradan çıkmış olsaydım belki de aklıma hiç tiyatro gelmezdi, DGM'de çete suçuyla yargılanan biri de olabilirdim! Hayat bu!

    * Çok büyük aşkla tiyatroya başlayan pek çok oyuncu, 'ekmek parası' yüzünden televizyon dizilerinde. Bu doğru mu?
    Doğru. 5 sene önce sorsaydınız doğru değil derdim ama bugün doğru bir şey. Ben konservatuvara 90 senesinde girdim. İnatla, 'televizyon yapmayacağım, sinema belki' dedim. Yapmadım da... Ama çok sefalet çektim.

    * Ki oyun yöneten biriydiniz...
    20 küsur tane oyun yönettim. 'Tiyatroyu bıraktığım zaman zaten bu işi yapmam, gider Tahtakale'de toptancılık yaparım, televizyon yapılacak iş değil' dedim. 8 yılın sonunda üniversite harcımı ödeyemedim, master'a giremedim. Bir geçiş dönemi olmuştu, 6 ay tiyatrodan da para kazanamadım. Sonra bir arkadaşım, 'arkadaşlar siz oyuncusunuz, elbette her işi yapmayacaksınız ama yaptığınız işlerde oyuncu olduğunuzu mutlaka anlatırsanız bu işi yapmanızda bir sakınca yok. Çünkü orada bir ekonomi var, gidin o ekonomiyi alın' dedi.

    * Ben de bunu merak ediyorum; neden bir sakıncası olsun ki?
    Sakıncası yok, konservatuvardan böyle güdüleniyorsunuz. Benim bir sürü öğrenci arkadaşım var, 'oyuncu olsa ne olur, dizi yapıyor' diye gülüyorlar; biliyorum bunları ben. Onlar da büyüyünce anlayacaklar. Aktörlük pahalı bir iş. Haftada bir gün mutlaka kitapevine gitmeniz lazım. Her gün 6-7 tane gazete okumanız lazım, sinemaya, tiyatroya gitmek zorundasın, evine DVD almak zorundasın. Bu benim eğlencem değil, işim! Bunları yapmak da para. Ben bunu 3 yıl önce yapabildim! Ben daha önce başlamış olsaydım belki uluslararası platformda daha önde olacaktım.

    * Ama eskiden tersini savunuyordunuz; televizyona ticarethane diyordunuz...
    Yine ticarethane diyorum! Televizyon bir ticarethane ve orada bir para var. Ekonomi var orada. Ben o ekonomiyi niye bırakayım; ben bıraksam, siz gidip alacaksınız. Düşüncem bunu reddediyor ama bu düzene başka türlü ayak uyduramıyorum. Ayrıca tiyatroda sürekli kapalı kalmanın da bir süre sonra muhafazakarlık getirdiğine inanıyorum. Televizyon çok önemli. Aptal kutusu falan değil, çok akıllı insanların işi. Sadece özensizlik var.

    * Tiyatrocular para kazanmak için TV dizilerine geçiş yaptıklarını, buradan kazandıkları popülariteyle tiyatroya seyirci çekmeye çalıştıklarını söylüyorlar.
    Bu kolaycılık değil mi? Bir şey söyleyeceğim, yazacak mısınız?

    * Tabii ki.. Neden bana 8 yıl boyunca röportaj yapmaya gelmediniz peki?

    * Röportaj mı önemli yani? Hayır, önemli olan benim yaptığım işi duyurmak... Ben 'Barış' diye bir oyunda oynadım. Biz gazeteye ilan veremedik, haber veremedik, röportaj yapamadık, ne anlatmak istediğimizi anlatamadık. Galaya basını çağırdık, gelmedi. Eğer ben oyunda biriyle sevişip öpüşmüyorsam ya da biri memesini açmıyorsa, hiçbir televizyon gelmiyor. Ben ortalama 70 sayfalık işi 5 günde olağanüstü bir çabayla çekeceğim, montajlanacak, bu arada setten iki saat kaçıp oyun da oynayacağım, seyircinin bana hayran olmasını sağlayacağım, o hayranlıkla 'ay hadi gidip bunun canlısını görelim' diye tiyatroya gelecek! Bu kolaycılık değil, hatta bu zor! TV'den gelen şöhret tiyatroya, bana, bir tek seyirci getirecekse, bu şöhretin başımın üzerinde yeri var.

    * Bu amaca hizmet için ne yapıyorsunuz?
    Geçen seneden devam eden bir oyunum vardı; İkinci Caddenin Mahkumu. Tiyatro yönetimiyle bir tatsızlık var, sahneden kaldırıldı.

    * Tam da hayal ettiğiniz duruma geldiniz; popülaritenizle tiyatroya seyirci çekecek durumdazınız. Ama sürtüşmelerden dolayı mı şu anda tiyatro yapmıyorsunuz?
    Evet ciddi bir sanatsal görüş ayrılığımız var, tiyatroya bakış anlamında. Dolayısıyla bir noktada birleşemiyoruz.

    * Televizyonu bırakacak mısınız bir gün?
    Doğru düzgün giderse bırakma niyetim yok. Macbeth'de oynamakla İstanbul Şahidimdir'de oynamak çok farklı ama özde oynamak eylemi var. Sadece televizyon daha özensizdir... Fast food'la güzel bir Osmanlı mutfağı arasındaki fark gibidir.

    Ve Emre Kınay Tiyatrosunu kurar;

    Emre Kınay: Aile kavramını ayağa düşürmek istemiyorum
    Bu sezon başladığı iki dizisi de yayından kaldırılan Emre Kınay şimdilerde kurduğu tiyatrosu ve yeni oyunuyla dikkat çekiyor.
    19.04.2005

    O tam bir idealist. Politik ve sanatsal görüşüyle olduğu kadar, ev yaşamında da inandığı değerlerden vazgeçmiyor. Üstelik, kızının adını verdiği "Duru Tiyatro"ya yatırdığı paranın karşılığını alamayacağını bildiğini söyleyecek kadar da gerçekçi. Sanatçıyla özel hayatını ve tiyatro aşkını konuştuk.

    * Tiyatro kurma fikri nasıl ortaya çıktı?
    Uzun zamandır, repertuarını arkadaşlarımla birlikte karar vereceğim bir projeyi yapmak istiyordum. Aslında Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda çalışıyorum. Orada belli bir repertuara uymak zorundasınız. "Kara Sohbet" etkileyici bir oyun. Uzun zamandır özel tiyatrolarda böyle bir oyun yapılmamıştı. Mizahı hiç alışkın olmadığımız bir türde yapıyor. Anlattığı hikayeler aslında çok rahatsız edici ama kullandığı dil insanları güldürüyor.

    * "Çok para yatırdım, karşılığını almayacağımı biliyorum" demişsiniz. Beklentiniz değişti mi?
    Para kazanacağım beklentisiyle böyle bir oyun yapılmaz. Ama bunun yapılması gerektiğini düşünüyorum. 1960'larda İstanbul'da 40 tane tiyatro perde açıyordu ve hepsi doluydu. O zamanlarda hiç kimse sahnede cinsel obje olarak kadını kullanmıyordu. Artık seçimlerde ciddi bir kalitesizlik söz konusu.

    * Ama son yıllarda özel tiyatroların sayısı artıyor...
    Bizim gibi arkadaşların gayesiyle arttı. Ben zaten önümüzdeki iki yılda tiyatronun yeniden şaha kalkacağını düşünüyorum. En büyük sorunumuz sahne sorunu. Sahne kiraları çok yüksek. Onun dışında tiyatro yapılmaması için çok büyük nedenler yok. Ayrıca basın bizimle ne kadar ilgilenirse, halkın da o kadar haberi oluyor. Avrupa'da işler böyle değil.

    * "Sen misin, değil misin?" bu sezon kaldırılan ikinci diziniz. Bu konuda şanssız mısınız?
    "Sen misin, değil misin?" geçen hafta TMSF'nin yönetim değişikliği sebebiyle kalktı. Yeni yönetim, eski yönetimin aldığı kararları uygulamıyor ve diziyi yayından kaldırıyor. Bu bana ve diğer arkadaşlarıma bir saygısızlık. Ama Türkiye'de işler böyle yürüyor.

    * Dizi seçimlerinde neye dikkat ediyorsunuz?
    Dizilerde çok az seçicilik kullanıyorum. Çünkü nereye hitap ettiği belli. Orada bana çok hayran olup da, gelip oyunumuzu seyrederse, bu onun kazancı. Tiyatronun da gişesine faydası olur.

    * Yeni projeler var mı?
    Dizi olarak bu sezon yok. Duru Tiyatro olarak Ekim ayında Haldun Taner'in 90. yaşı olması sebebiyle, siyasi boyutu olan bir kabare hazırlayacağız.

    * Kendi salonunuzu açmayı düşünür müsünüz?
    Param olursa ev almadan önce, tiyatro salonu açacağım. Ama çok zor.

    * İdealistsiniz. Aile yaşamınızda da öyle misiniz? Kızınızı hiç görmüyoruz...
    Kesinlikle öyleyim. Kızımı da özellikle çıkarmıyorum. Ayrıca kızıma nazar değer diye de bir korkum var. Aile kavramını ayağa düşürmek istemiyorum. Herkes nasıl bir ev hayatı yürütüyorsa, ben de öyleyim. Tek fark daha az televizyon izleyip, daha çok okuyorum.

    * Eşiniz Emine Ün'le aynı projede bir araya gelmekten kaçınıyor musunuz?Öyle bir şey yok. Ben ailemde demokratik bir ortam gördüm. Babam da sinema sektörünün içindeydi. Ona bir proje geldiği zaman, hep beraber okuyorduk. Kendi ailemde de aynı şeyi yapıyorum. "Şöyle bir proje geldi, Emine sen de bir bak" diyorum. O da fikrini söylüyor. Ona gelen teklifleri de böyle değerlendiriyoruz. Yakında üçüncü bir oy katılacak. Amacım, Duru'yu kendi seçimlerini yapan bir birey olarak yetiştirmek. Mesleğini seçerken de onu yönlendirmeyeceğiz.

    * Kara Sohbet'de Emine Ün'ün de adı geçiyordu...
    Evet film kısımlarında oynayacaktı. Ama Duru'yu emzirmeye devam ettiği için Paris'teki çekimlere gidemedi. Onun yerine Sevinç Yıldız oynadı. Önümüzdeki yılki projelerde rol alabilir.

    * Emine Ün "Sanki ikimiz de hamileydik" diyor. Hala eşinizin ve kızınızın üzerine aynı şekilde düşüyor musunuz?
    Biraz o konularda takıntılıyım. Gerçekten Emine'nin üstüne çok düşüyordum. Ama doktorla konuştuktan sonra bu huyumdan yavaş yavaş kurtulmaya başladım. İşimde de aynı davranışları sergiliyorum.

  2. ASiLKIZ

    ASiLKIZ New Member

    Ce: Tiyatro Sanatçıları ile Yapılan Röportajlar


    KENAN IŞIK

    [​IMG]







    Kenan Işık; Magazin büyüklere anlatılan bir masaldır








    KadınVizyon : Kadınlar sizi çok seviyor. Çocuklar da öyle.. Entellektüel insanlar tarafından da beğeniliyorsunuz. Sizdeki elektrik nedir, önce buradan başlayalım?

    Kenan Işık : Zor bir soru, sanırım bu sorunun muhatabı ben değilim. Sorunun muhatabının, biraz önce tarif ettiğiniz insanlar olması gerek. Böyle bir sevgi varsa tabii ki bu beni çok mutlu eder. Ama bunun gerekçesinin ne olduğunu söyleyecek bir bilgim yok, bir birikimim yok.. Ne derler hani, insanın kendisinden bahsetmesi de zor. Benim şöyle özelliklerim var, şu taraflarım var, şöyle hasletlerim var, bundan dolayı da demek pek zor bir şey,,







    KadınVizyon : Tiyatroda önemli bir isimsiniz. Tiyatroyla ilginiz nasıl başladı. Ailenizden mi, içinizde çocukluğunuzdan kalan bir şey mi vardı..

    Kenan Işık : Aslında ben her mesleğin verili olduğuna inanıyorum. Genetik bir bağlılık var. Kaynağı orada aramak lazım galiba. Her meslekte olduğu gibi tiyatro için de bu böyle. Çünkü ben çocukken nelerle uğraştığımı düşündüğüm zaman hep bu işlerle meşgul olduğum çıkıyor ortaya. Yani bahçede çocuklarla oynarken, annemin çarşaflarından, perdelerinden bir kulübe yapıp orada insanlara filmler oynatmışım. Daha ilkokul ikinci sınıfta müsamerelerde gözde biri haline gelmişim. Ya da işte bayramda seyranda şiirler okunacaksa ilk akla gelen ben olmuşum. Bir gerekçesi varsa eğer bu oradan kaynaklanıyor. Beni o tarafa doğru iten bir genetik yapa vardı galiba. Bu bir mühendis için de böyledir. İşinde başarılı olmuş bir doktor için de aynı şey söylenebilir.



    KadınVizyon : Bütün başarılar için genetik diyebilir miyiz?

    Kenan Işık : Ama bir insan herhalde merak ettiği, ilgi duyduğu alana yoğunlaştığı için de işinde başarılı olmuştur. Çünkü bence merak son derece önemli, hangi işi yaparsanız yapın merak ettiğiniz bir şey varsa ortalıkta o işte başarılı olursunuz. Edison bu elektriği keşfettiyse yani insanlar yararlansın diye yapmamıştır bunu. Öyle inanıyorum ki merak etmiştir, böyle bir şey olabilir mi acaba diye? Ya da aklınıza gelebilecek her türlü keşif de öyledir. Yer çekiminde bile aynı şey söz konusudur. Newton’dan önce binlerce kez, insanların yanına elma düşmüştür. Milyonlarca insanın hiçbiri bu neden diye sormamıştır. Niye bu elma yere düşüyor diye merak eden biri, bu işin gerekçesini bulmuştur. Sanat da böyle bir şey. Ben kendimi hatırladığımda beri bu işle ilgiliyim. Allah’a çok şükür ki başka bir iş de yapmadım. Neticede üniversiteyi başka bir alanda bitirdiğim halde hep bu işle ilgiliyim.



    KadınVizyon : Hangi alanda okudunuz?

    Kenan Işık : Gazi Üniversitesi, Kamu Yönetimi’ni bitirdim ama buna rağmen o işle ilgili herhangi bir şey yapmadım.. İşime yaramadı mı, yaradı elbette. Neticede ben oyun yazarıyım. Tiyatro rejisörüyüm. Bu alanlarda da, eğitimimin getirdiği birikimlerden yararlandığım anlar oldu.



    KadınVizyon : Oyuncusunuz, televizyoncusunuz, rejisörsünüz. Çok fazla ünvanınız var. Bütün bunları bir arada yürütmek zor değil mi?

    Kenan Işık : Oyuncu olursanız eğer ya da kökeninizde aktörlük varsa bütün bunların hepsi bu alanın içine giriyor. Televizyonda yaptığınız sunuculuk da yine bu alanla ilgili. Eğer oyun yazıyorsanız yine tiyatronun içinde birisiniz. Bu alanlar birbirinden kopuk alanlar değil. Neticede cerrah değilim. Bir hastaya bakıp ona reçete yazmıyorum. Ya da bir ev inşa etmiyorum. Yani bu alanlar birbirine yakın alanlar.. Bu yüzden de zannediyorum ki her oyuncu bu işlerin tümünü yapabilir. Ha, eli kalem tutmuyorsa bir insanın, elbette oyun yazması zor..



    KadınVizyon: İlk yazdığınız oyun neydi?
    Kenan Işık : O zaman askerdeydim. “Behçet Bey’in Fötr Şapkası” idi oyunun adı. Sonra da bir oyun yarışması vardı onu yarışmaya soktum. Ciddi de bir jüriydi. Orada ödül kazanınca yazmaya devam ettim. Yani bu tiyatro yok diye, tiyatrosuz zamanda biraz beni eğlenmiyordu, teselli etmiyordu. Ya da tiyatrodan bir yöneticiyle uzlaşamıyorsunuz veya o sizi beğenmiyor size iş vermiyor oturup oyun yazıyorsunuz. Benim için biraz da hobidir bu.



    KadınVizyon : Siz şehir tiyatrolarında yöneticiydiniz. İstifa etmiştiniz değil mi?

    Kenan Işık : İstifa ettim ama bunun şehir tiyatrolarıyla ya da belediyeyle alakası yok. Bu Kültür Bakanlığı’yla doğrudan ilgili. Çünkü ben Şehir Tiyatrosu’nu Genel Sanat yönetmeni olurken, Devlet Tiyatroları’nın İstanbul kadrosunda yönetmendim. Kültür Bakanlığı o sıralar benim işlerime müdahale etmeye başlamıştı. Ve bu müdahale de ağır geldi.



    KadınVizyon : Kaç yıl önce idi bu müdahale?

    Kenan Işık: 6 sene önceydi. Sen onu yapma bunu yap gibi müdahaleler vardı. Devlet Tiyatrosu’na git, Konya’ya git gibi... Bir önceki Kültür Bakanlığı’nın izniyle ben orada Genel Sanat Yönetmenliği gibi çok ağır görev üstlenmiş durumdaydım. Dolayısıyla kalkıp, bir başka yerlere gidecek halim yoktu. Çünkü aynı zamanda idari bir görev olduğu için imzalar, onlar, bunlar söz konusuydu. Sürekli organize olmanızı icap ettiren, sürekli tiyatroda olmanızı gerektiren bir durum vardı ortada. Ama sanki biraz kasıtlı bir şey uygulandı. Sonuç olarak da istifa etmek durumunda kaldım.



    KadınVizyon : Şehir Tiyatrosu dönemindeki o çalışmaları özlüyor musunuz?

    Kenan Işık : Tabii. Devlet Tiyatroları için de aynı şey söz konusu Yani ben istifa etmemiş olsaydım zaten devlet tiyatrosunda devam ediyor olacaktım. Bu soruşturmalara uğramam devlet tiyatrosu kadrosunda olduğum zaman başıma gelmişti ve Şehir Tiyatrosu’nda da devam edebilirdi.



    KadınVizyon : Yani devlet tiyatrosu sizin gibi bir sanatçıyı kadrosundan yitirdi öyle mi?

    Kenan Işık : Tabii ki öyle olmuyor. Birileri yolcu birileri de hancı en nihayetinde. Ben çocukluğumdan beri tiyatronun içindeyim. 35 yıl oldu.. Bakanlar da olsa, genel müdürler de olsa birileri geliyor, gidiyor. Hemen arkasından yeni kültür bakanı, yeni gelen genel müdür beni tekrar devlet tiyatrosuna davet ettiler. Fakat benim o sırada işlerim vardı. Bir dizide oynamak bir yarışma sunmak vb gibi bir takım işleri yarım bırakıp tekrar kadroya geri dönemedim.

    [​IMG]















    KadınVizyon : Peki, Kenan Işık bu toplumda yaşıyor en çok nelerden rahatsız oluyor.

    Kenan Işık : Rahatsız olunacak pek çok şey olabilir ama neticede refah ülkesi dediğimiz ülkelere ziyarete gittiğinizde de bu şikayet ettiğiniz ülkeye dönmek için de can atıyorsunuz. Ne olursa olsun biz bu vatana, bu toprağa bağlıyız. Burada da yine genetik bir ilişki var bu kültürle, bu coğrafyayla ve bu iklimle. Elbette ki içinde yaşadığım, doğup büyüdüğüm bu ülkede yaşamak birinci tercihim. Ne kadar şikayet edersek edelim.. Tabii ki şikayet edecek şeylerin de sonu gelmiyor. Bunları düzeltmek için çaba harcamalı herhalde. Ben kendi alanımda, sanat estetik söz konusuysa eğer, üzerime düşen her şeyi yaptığıma inanıyorum.



    KadınVizyon : Yeni bir kitabınız da çıktı bu arada..

    Kenan Işık : Evet.. Deneme türü diyebileceğimiz bir kitap.. Bu, bir yayıncının bana teklifiyle gelişti. Ben bir dönem köşe yazarlığı yaptım. Yeni Yüzyıl’da yazıyordum. Daha sonra da o kapanınca Yeni Binyıl gazetesinde devam ettim. Sanatla uğraşan insanın topluma dair sezgisel de olsa duyarlılıkları oluyor. Bu tür duyarlılıklardan söz ettiğim yazılardı onlar. Ve o yazılar içinde de güncelliğini hala koruyanlar vardı. İşte kitapta bu yazılar yer alıyor. Bir de benim sevdiğim birkaç yazarın şiirini de bir CD’ye okudum. O da kitabın içinde armağan olarak veriliyor.



    KadınVizyon : Sizin bir albüm çalışmanız da vardı. Zerrin Özer’le düet yapmıştınız. O çok tutuldu. Ben ilk kez sizin şiirinizi orada dinledim. Ama onun devamı gelmedi.



    Kenan Işık : Bu benim aklımın almadığı bir piyasa aslında. Neticede herhalde bir albüm yapıp da üstüne para veren ender sanatçılardan biriyim. Piyasanın alışveriş kısmını pek bilmeyen bir insanın başına geliyor aslında bu. Bir kaset yapıyorsunuz, anlaşıyorsunuz, sözleşmeniz de var.. Satıyor da. Ama sonuçlar çok tuhaf gelişti . 250 bin civarında tirajı oldu o albümün.. Ama Kiss Müzik yapmıştı albümü. O da Sabah grubuna bağlıydı. . Sabah’ın başına bir hal gelince o şirket de iflas durumu yaşandı.



    KadınVizyon : Başka bir kaset çıkarabilirsiniz Zerrin Özer’le. Buna bir engel var mı?

    Kenan Işık : İşte bunu yapamıyorsunuz. O zaten yapılmış, edilmiş bir kaset. Telif hakları söz konusu.. Şairlerin , müzisyenlerin telif hakları var. Ama yeni bir kaset bir başka firmayla mümkün tabii.



    KadınVizyon : Hayal kırıklığı mı oldu sizin için?

    Kenan Işık : Orada da yine benim kitapta olduğu gibi böyle şiir okumak gibi bir talebim olmamıştı. Sadece Zerrin’in böyle bir isteği oldu.. Bunu kendi bağlı bulunduğu şirketle yaptı. Onun da burada şeyi yok. Sonuçta şirketin Sabah grubuna bağlı olması ve iflas durumları hiç kimsenin önceden hesaplayabileceği bir şey değildi tabii...



    KadınVizyon : Korsanları var mı bu kasetin?
    Kenan Işık: Korsanları da oluyor tabii.. Korsanları da bilmiyoruz ne kadar basıldı ne kadar satıldı Aslında onlar da oradan ekmek yiyor. Neticede sokaktaki adamın para alması benim daha işime geldi!



    KadınVizyon : Kenan Işık’ın ticarete bakışı acemice mi? Çünkü o şiir kasetinin satışını milyona dayanmaması bana tuhaf geldi.

    Kenan Işık : O şöyle oldu. O albüme üç tane klip çekmek gerekiyordu. Kiss Müzik’in başına haller gelince çekemedi. Kasedi de yeniden basamadı. Çünkü haczedildi.. Doğal olarak orada ne kadar basıldıysa 6 ay, 8 ay onunla kaldı. Sonuç olarak çekler de ödenmeyince biz durdurun dedik, durdu. Dediğiniz gibi 250 binin üzerine çıkabilirdi tabii..



    KadınVizyon : Yeni bir albüm teklifi var mı?

    Kenan Işık : Çok var. Çok fazla şirket var ama bir kere dilim yandığı için dikkatli davranıyorum.



    KadınVizyon : Yani şöyle diyebilir miyiz. “Yapımcı şirketler yeni bir şiir albümü için Kenan Işık’ın peşinden koşuyorlar.”

    Kenan Işık : Evet, ama şu an şirket adı vermek doğru değil. Ama sanırım bir firmayla bu yakınlarda anlaşacağım galiba. Fakat bu da yine bir müziğin üzerine pat pat şiir okumak değil.. Birkaç sanatçıyla olabilir. Sezen Aksu’nun çok güzel şarkıları var, onun üzerine olabilir. Ya da iki tane o olabilir, iki tane Zerrin Özer, iki tane Nilüfer olabilir. Yani ilk albümün formatından daha farklı bir albüm olacaktır eğer yapılırsa..



    KadınVizyon : Hiç dinlemedim ama mutlaka şarkıları da güzel söylüyorsunuzdur. Sizi şarkıcı değilsiniz. Nasıl olur da bir şarkı ile bir şiir bu kadar güzel uyum sağladı o kasette. O çalışmada şarkı ve şiir birlikteliğinin bu kadar güzel duruşunun sırrı nedir?



    Kenan Işık : Öncelikle şunu söyliyeyim. Daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum. Zaten ikinci bir şiirKenan Işık : şarkı albümü yapmak da bana oradan cazip geliyor. Birincisinde yapamadığımız şeyleri ikincide başarmak Orada acemice yaptık. Çok çabuk oldu. Müzikler çok yerine oturmadı Beni çok mutlu eden bir sonuç çıkmadı oradan. Ama bir ikincisini yapıp, en azından benim tatmin olabileceğim bir albüm çıksın istiyorum.



    KadınVizyon : Mükemmeliyetçi, zor beğenen bir insan diyebilir miyiz sizin için.

    Kenan Işık : Evet.. Örneğin ben o kaseti iki ya da üç kere dinlemişimdir.. Dördüncü kez dinlediğimi sanmıyorum. Bir film yaptım. Filmde de aynı şey oldu. (Yeşil Işık’tan söz ediyor)



    KadınVizyon : O filmi beğenmediniz mi?

    Kenan Işık : Çok beğendiğim söylenemez. O filmi de gala gecesi seyrettim. Ondan sonra bir daha da izlemedim. Sana filmin CD’sini verdiler. O da evde mi değil mi onu bile bilmiyorum Yani unutmak istiyorum. Çok beni mutlu etmeyince bir şey onu unutmak istiyorum. Onu bir daha görmemek istiyorum. Pek çok işte kendimi fazla eleştiririm.



    KadınVizyon : Siz onu için mi güzel işlere imza atıyorsunuz?

    Kenan Işık : Siz öyle söyleseniz de yaptığım bir çok işte, şurası eksik burası eksik diye beni tedirgin eden pek çok şey oluyor.



    KadınVizyon : İnsanlar sizden yeni bir kaset bekliyorlar. Bir de şunu sormak istiyorum. Bu kadar aşka ve hüzne dair şiiri siz mi bir araya topluyorsunuz.?

    Kenan Işık : Ben ilkokul ikinci sınıftan beri şiir okuyan biriyim. Aslında sizin geçmişinizi bilmeyince magazin yazanlar “Aa, adam ünlü oldu, şiir okudu” diyorlar. Oysa ben ünlü olmadan önce de şiir okuyan biriydim. Yıllar önce AKM’de ve Lütfü Kırdar’da çok şiir okudum



    KadınVizyon : Mesela, Lütfü Kırdar’da hangi yıllarda şiir okudunuz?

    Kenan Işık : Tam tarihini anımsamıyorum ama 1990’ların başındaydı. Dediğim gibi şiir okumak çok eskiye dayanan bir şey. Sonuç olarak bir aktörseniz, oyuncuysanız, sahneye çıkıp bir piyeste oynayacak yeteneğe sahipseniz, düzgün de konuşuyorsanız bunlara paralel olarak bir eğitiminiz de varsa şiir okuyabilirsiniz. Ama unutulmaması gereken bir başka

    şey de duygudur. Eğer duygunuz da varsa o şiiri güzel okuyabilirsiniz.



    KadınVizyon : Sonuç olarak oldukça güzel şiir okuyorsunuz.. Zerrin Özer’le yaptığınız o albümde de, sizin şiir dağarcığınız çok zengindi. Dünya şiirini araştırmışsınız. Pablo

    Neruda gibi önemli isimlerin şiirleri yer alıyordu..



    Kenan Işık : Türkiye’de şiire dair ne kadar çıkan kitap varsa, hepsi bende mevcuttur. Sadece güzelini bulmak değil bir de tercüme edilmesi önemli. Türkçe’ye uyumlu olması lazım oradaki yabancı sözün. Bunu başaranlar var. Can Yücel’in, Sheakspeare’in Sone’sini tercüme etmesi gibi. O şiiri insanlar sanki yerli bir şiir olduğunu düşündü.Hatta bana da soruldu, bu kim yazdı bu şiiri diye.



    KadınVizyon : Ben bu şairi biliyordum, ama bu şiirini farketmedim diyor insan o albümü dinlediğinde.

    Kenan Işık : İşte sizin içinize sinen şiiri seçip okursanız, dinleyicinin de içine siniyor belki..



    KadınVizyon : Aşk ve hüzün hep birbirine yakın mıdır peki?

    Kenan Işık : Ona biraz acı demek lazım. Aşkın zaten oluşumunda acı var. Kavuşma aşka başka bir boyut kazandırır. Bütün şarkı ve şiirlerin aşk üzerine yazılı olmasının sebebi de herhalde bunu daha kimsenin keşfedememiş oluşundan olsa gerek. Bunca yüzyıldır, bunca bin yıldır şiir ve şarkı yazılıyor ama hala insanlar bıkmış değil. Acı insanı olgunlaştırır.. Kendinizi deşifre edersiniz acıyla. Kimim, neyim, bu dünyadaki işim ne diye sorarsınız.



    KadınVizyon : Bir Yunus Emre bakışı diyebilir miyiz bu yaklaşıma?

    Kenan Işık : Doğal olarak, tiyatrocu olduğum için bu bakışım olabiliyor. Şeyh Galib’in hayatını yazıp sahneye koydum “Aşk Hastası”nda. Dünya çapında bir şair.. Eee bu şiirlerin kaynağı nedir deyince sizi ta tasavvufa kadar götürüyor. Sizin o sorunuzla ilgili olarak “kavuşamama” olayından söz etmek istiyorum. Leyla ve Mecnun’da bu var.kısmen. Mecnun, o çizilmiş olanın dışına çıkmıştır. “Sevgili orada ama ben hala bu duyguyu içimde taşıyorum. O zaman burada aşkın objesi bizatihi sevgili gibi duruyor, ama aslında bu benim içimde var. Bunu halletmek için ben kendimin kim olduğunu bilmeliyim. Ben hala severim ve bu duygu, bu hasret benim içimden hiç kaybolmuyor diye düşündüğünüz zaman, o aşkın objesi olan sevgiliyi bir yana bırakıp o zaman ben kimim demeye başlıyor insan. Ve kendini anlamaya çalışıyor. Zaten o hikayenin sonu da öyle biter. Leyla ile buluşur Mecnun. Kavuşurlar. İşte “Aradığın sevgili burada” derler. Mecnun ise “Kadeh aynı aynı kadeh ama içindeki şarap çok farklı” der.



    KadınVizyon : Sizin aşka bakışınız nasıl?

    Kenan Işık : Bizi oraya iten her dönemde başka bir şeydir. Buluğ çağında bedensel bir şey ortaya çıkarken tecrübe kazandıkça aşkın da formasyonu değişmeye başlıyor. Evlilikte de böyledir. Evlilikte de karım ya da kocam ya da dedikten sonra aşk başka bir boyut kazanıyor ve o boyutuyla devam ediyor.



    KadınVizyon : Evlilik aşkı öldürüyor diyenlerden değil misiniz?

    Kenan Işık : Bir zamanlar diyordum. Ama bu sizin bakışınızla alakalı. Aşk ilk anda yaşandığı gibi olmaz elbette, evlilikte zaman içinde başka bir şeye dönüşür. Aslında bana göre insanı karısına ya da kocasına duyduğu ilginin hayranlık boyutu daha da artıyor. Ama ilişki doğru yaşanıyorsa ve siz bu olgunluğa ulaşmışsanız ve gündelik şeylerle onu zedelememeyi becermişseniz. Çünkü her zaman insanoğlu tektir ve kimsenin girmemesi gereken bir alanı vardır. Biz karKenan Işık : koca olduk, her şey birbirine geçti demek her şeyi bozan bir durumdur. İnsanın içindeki özgür alanı karı ve koca koruyabiliyorsa anlamlı olur.



    KadınVizyon : Ancak evliliklerin çoğu dejenere olmuş vaziyette.

    Kenan Işık : Olmayanlar da var. Örneğin benim halam köylüydü. Okuma yazması yoktu. Eniştem ölünce halam “ben çok yaşamam” dedi. Hasta da değildi ama bir hafta sonra o da öldü!. Buna aşk diyemeyebiliriz ama birlikte yaşamış olmanın verdiği bir uyum var.



    KadınVizyon : Aşkın felsefesine de iniyorsunuz. Her zaman böyle mi yaklaşırsınız.

    Kenan Işık : Bu bakışa olgunlaştıkça sahip olabiliyor, derine inebiliyor. Yaşam çok sıradan bir şey değil. Eğer aşka o kör noktadan bakmaya devam ederseniz, hayatınız da önemsizdir.



    KadınVizyon : Peki, aldatma nedir sizce?

    Kenan Işık : Şimdi bu kimliklerle ilgili. Bir de insanın ruhsal, bedensel yapısıyla alakalı. Neticede evlilik bir ahlakı gündeme getirir. Metropollerde insan değişiyor. Bence aldatma katakullidir. Siz bu hileye düşebilecek insansanız yaparsınız. Ben asla hileyi savunamam. Ahlaki değildir.. Evlilik dediğiniz kurumda çok fazla şey devreye giriyor. Ben birini görüp çok seversem aşık olurum ve onunla evlenirim. Bu aldatma değildir. Ama 80 yaşına kadar da onunla kalacağım başkasına aşık olmayacağım anlamına gelmez.



    KadınVizyon : Aşkın garantisi yok diyorsunuz yani?

    Kenan Işık : Yoktur. Sizi besleyen bu aşk fiziksel anlamda yok olunca, başka şeylere dönüşür.


  3. ASiLKIZ

    ASiLKIZ New Member

    Ce: Tiyatro Sanatçıları ile Yapılan Röportajlar


    [​IMG]

    Toprak Sergen


    Tiyatrocu bir aileden geliyorum.
    Babam tiyatrocu. Dolayısıyla aslında aile içinde benim sanat yaşamım başladı. Bundan öncesinde hepimizin çocukluğu gibi radyo başında, Çocuk Bahçesi, Radyo Tiyatroları, arkası yarın gibi programları dinlerken hep hayal ederdim. "Acaba ben de yapabilir miyim, oyuncu olabilir miyim, seslendirebilir miyim" diye. Bu hayallerin peşinden ilkokul beşinci sınıfta iken Radyo Çocuk Kulübü'nün sınavına girdim ve kazandım. Orada çalışmaya başladım. Bir anda tiyatro başladı. 3 yıl kadar Kayseri'de yatılı okulda okuduğum sıralarda tiyatroya ara verdim. Ankara'ya döndüm ve Radyo Çocuk Kulübü'ne devam ettim.

    On dokuz yaşında, Radyo Tiyatro Kulübü'nün idareciliğini yapmaya başladım.
    Bu arada sadece kulüp içinde kalmayıp başka çalışmalar da yapıyordum. Orta son sınıftayken seslendirmelere başladım. Pek çok dizi ve filmde seslendirme yaptım. "Şeker kız Candy", "Charles İş Başında" ve Brat Pitt, Tom Cruise gibi sanatçıları seslendirdim. Sonra konservatuar sınavlarına girdim ve birinci basamak sınavını bile kazanamadım. Aynı yıl, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'ni birincilikle kazandım... Okulu birincilikle bitirdim... Bu da yetmedi. Uluslararası İlişkiler okumak istiyordum. Yine üniversite sınavına girdim,kazandım ve 3 sene Uluslararası İlişkiler okudum. Sonra tiyatroya geçtim, oyunculuk bölümüne 4 sene oyunculuk okudum. Orayı bitirdiğimde 4 sene tiyatro yönetmenliği okudum. Burslu olarak, Londra'da bir okula gitmek istiyordum. Burs için başvurdum her şey çok iyi gidiyordu; ta ki 5 Nisan Kararları'na kadar, 5 Nisan Kararlarından sonra burs alamadım. Londra'da seçtiğim okula gidemedim.

    Devlet tiyatrosu sınavına kız arkadaşım giriyordu. Sınava beraber gidince beni de giriyor zannettiler ve böylece sınava girmiş oldum.
    Sınavı kazanarak Devlet Tiyatrosu sanatçısı oldum, daha sonra Trabzon'a gittim. Fakat Trabzon'daki sanat yaşamı bana çok sıkıcı geldiği için, çok sıkıldım. Orada 6 ay kalabildim. Aslında Trabzon'u çok sevmiştim şehir çok sakin ve hoştu (zaten anne tarafım Karadenizli). Trabzon'dayken, Türkiye'nin ilk özel radyosunun Genel Yayın Yönetmenliği'ni yaparken hafta sonları uçakla İstanbul'a gelerek Best FM'de program yapıyordum. Trabzon'daki bu 6 aylık dönemden sonra İstanbul'a geldim.

    Trabzon dönüşü İstanbul'da hayatımdaki tek, (yani umarım tek olur) uzun diziyi yaptım "Sonradan Görmeler".
    ... ondan sonra dizilerimi çok uzatmadan, can sıkmadan kısa yapmaya karar verdim. Ben sıkılıyorsam izleyiciler de sıkılıyordur mantığıyla, sağduyuma güvenerek uzun diziler çekmedim. Uzun diziler olduysa da ben birkaç bölümünde rol aldım. Bunlar "Kara Melek", "Bizim Aile", "Sırtımdan Vuruldum", "Aşkın Dağlarda Gezer" gibi dizi filmler. Başrol oynadığım "Ayışığında Saklıdır" da bir reklamcıyı oynadım. Bu filmle İletişimde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım. Erden Kıral'ın yönettiği "Baba" adlı bir film yaptım ve burada da bir denizciyi oynadım. İyi bir çalışmaydı. "Herşey oğlum için" isimli filmde Amerika'dan gelen bir çocuğu oynadım. Bu filmde ise, Fikret Hakan ve Selma Güneri ile birlikte rol aldım. Aşkın Dağlarda Gezer Emmy'de ilk 5 arasına girdi. Zaten Kara Melek gün birincisiydi. Daha çok reytingli filmlerde oynadım diyebilirim.


    Sinema filmlerimden bazıları ise: Ekim ayında yayına girecek olan ve Orhan Oğuz ile yaptığım "Kara Kentin Çocukları".
    Bu filmde Nilüfer Açıkalın ve Peker Açıkalın rol arkadaşlarım. Nilüfer ile arka sokakların birinde karanlık bir hayat geçiren bir karı-koca rolündeyiz.Yine Nilüfer'le birlikte, bir uzaylıyı oynadığım başka bir çalışmamız daha var. "Şöhret Tutkusu" isimli bir film yaptık Bu filmde ise be bir playboy rolündeyim. Günümüz magazin programlarından alışık olduğumuz tiplemeler var oldukça güncel bir film ve son olarak Yasemin Alkaya ile eski Türk Fimlerine yönelik bir çalışma yaptık.

    Çeşitli yarışma programları yaptım.
    Kadın ve çocuklara yönelik bir çok yarışma sundum. "Dört çarpı dört" bunlardan birisi. Okuyalım Konuşalım isimli bir çocuk programında ise Almanya'dan gelen bir çocuğu oynadım. Bu arada özel bir tiyatro kurdum ve burada hem patronluk hem oyunculuk yaptım. Kısaca haber hariç her şeyi yaptım. Her şeyi bir kez yapmaktan keyif alıyorum. İkinci kez yaptığımda çok sıkıcı oluyor onun için ikinci kez yapmıyorum. Bu nedenle projerin çok iyi olmasına dikkat ediyorum.

  4. ASiLKIZ

    ASiLKIZ New Member

    Ce: Tiyatro Sanatçıları ile Yapılan Röportajlar


    [​IMG]

    MÜŞFİK KENTER

    *Genel Sanat yönetmenliğini üstlendiğiniz Bakırköy Belediyesi Tiyatroları’nın geride bıraktığı 15 yılda sizin için önemli olan köşe taşları nelerdir?

    Aslına bakarsanız, “köşe taşı” tanımlamasını ayrı bir yere koymayı sevmiyorum, çünkü bizim için her gün bir köşe taşı oluyor. Bakırköy Belediye Tiyatroları birçok aşamalardan geçerek bugünlere geldi, bizden önceki arkadaşların yaptıkları ve bizim yaptıklarımızla birlikte… Geçen yıllar süresince her zaman seyirciye iyi oyunlar sunmaya çalıştık, bana kalırsa iyi oyunlar da sunduk, bunlar iyi oyunculuklar oldu. Gelinen noktada şunu söyleyebilirim ki, Bakırköy halkı tiyatrosunu seviyor ve her zaman sahip çıkıyor.

    *Genel olarak değerlendirdiğimizde tiyatromuzun gelişimiyle ile tiyatroya duyulan ilgi arasındaki bir ters orantından bahsedilebilir mi?

    Tiyatrolarımız çok gelişti, lakin izleyicilerimiz o kadar gelişmedi; önceden bayramlarda ve tatillerde her gün ikişer oyun oynardık. 8o’den sonra artık perde açmıyoruz bile bayramlarda. Seyirci azaldı... Şehir yaşantısının bunda büyük etkisi var aslında. Mesafe uzak, park yeri sorunu var. Tabii Bakırköy Belediye Tiyatroları’na gelen seyirci için çok fazla sorun değil bunlar ama bir örnek vereyim; Kenter Tiyatrosu’nda oyuna geliyor seyirci, arabasını park ediyor, oyundan sonra çıkıyor, arabası yok, çekilmiş. Bundan sonra gelir mi seyirci, gelmiyor tabii haklı olarak, evinde oturup televizyon seyretmek daha kolayına geliyor. Tabii alışmış, bu işi seven seyirciler de var ama onlar yeterli değil tabii.

    Tabii ki bunu sadece ulaşıma bağlamak da ne kadar doğru bilmiyorum. Çünkü eskiden bize Kadıköy’den izleyiciler gelirdi, hatta orada gişe bile açmıştık. Bunda televizyonun da etkisi yadsınamaz. Kendini geliştirmek adına ne kadar yararlı oluyor bilemiyorum ama artık her evde “dizi televizyonları” var.

    “BAHAR GELİR, SEZON KAPANIR”

    *Tiyatrosu olmayan bir toplumun geleceğini nasıl olur sizce?

    Herhalde pek parlak olmaz. Dışarıda tiyatrolara taş yağsa gidilir, (gülerek) bizde ise tam tersi güneş açar, bahar gelir kimse gelmez, kar yağar, yağmur yağar kimse gelmez (bahane çok!) Tiyatro sevgisi, oyun seyretme güzelliği yavaş yavaş kayboluyor. Biraz da hak veriyorum, biraz önce bahsettiğim nedenleri de unutmadan, büyük şehirde tiyatroya gitmek zor, karda kışta!

    *Yaşar Kemal gibi yazarlar, bir dönem edebiyatta toplumcu gerçekçilik kavramını hayatımıza soktular. Dönemin muhalif hareketleri de bu yazınlardan beslendiler. Bugün hala beğenerek okuyor, oyunlarını izliyoruz. Ancak günümüzde, günümüz insanının sorunlarını toplumcu bir gözle irdeleyen yeni bir akım çıkmış değil. Bir yönetmen olarak bunun sıkıntısını yaşıyor musunuz?

    Teneke tıklım tıklım oynuyor hatta burada oynanan tüm oyunlarda hiç boş koltuk kalmıyor. Tabii buranın konumu itibariyle de ilgili sanıyorum ama oyunu izledikten sonra toplumsal bir duyarlılık geliştirmesini beklemek “doğru mu?” işte bunu bilmiyorum.

    “UMUTLU SON”

    *Teneke, feodal ilişkileri anlatan birçok oyunun aksine umutlu bir son ile bitiyor?

    Feodal ilişkileri anlatan bir çok oyunda, ağalara baş kaldıran fakat sonunda yine yıldırılan bir halk portresi çizilir. Bu da izleyiciyi oyunun sonunda "böyle gelmiş böyle gider" düşüncesine sevk eder. Teneke!nin sonunda halkın, idealist kaymakama verdiği destek var. Bu yönüyle biraz daha umutlu bir son var. Oyun bir haksızlığı gösteriyor değil mi, sadece çeltikçiler için düşünmemek gerekir, toplumun her yerinde bu haksızlık var… Yaşar Kemal çeltikçiler üzerinden toplumun üzerindeki tüm haksızlıkları anlatıyor. Ve bunun sonunda da umutlu sona ulaşıyor.

    *Bugünün tiyatroseverleri, bilhassa gençler bu oyundan toplumsal bir ders çıkarabilir mi?

    Şöyle yapın diyemem, gelecekler ve görecekler… “Bir şeye karşı çıkın” diyemem ama onlar oyunu izleyecek ve kendi derslerini çıkaracaklar.

    *Beraber çalıştığınız genç oyuncularla için neler söylemek istersiniz?

    Onların çoğu benim öğrencim zaten (gülüyor) Baştan beri benimle çalışıyorlar, güzel çalışıyorlar. Bir gelenektir bu zaten, öğrenci hoca birlikteliği bu devam ediyor. Öneriler getiriyorlar, konuşuyoruz; şunu yaparsak böyle olur, şunu yaparsak şöyle olur diye. Esas sıkıntımız kadroda, kadromuz az. Onun için devlet tiyatrosundan oyuncu almak zorunda kalıyoruz. Oyun oynamak istiyorsunuz oyuncu yetmiyor, oyuncu almak zorunda kalıyorsunuz. Başka türlü idare edilmiyor.

    *27 Mart Dünya Tiyatro günü için neler söylemek istersiniz?

    Biz her gün dünya tiyatrolarını kutluyoruz, bir güne sığdırmak doğru gelmiyor bana.
  5. ASiLKIZ

    ASiLKIZ New Member

    Ce: Tiyatro Sanatçıları ile Yapılan Röportajlar


    [​IMG]

    METİN AKPINAR

    Sanat yaşamınızı özetler misiniz?

    2 Kasım 1941 İstanbul Aksaray doğumluyum. Babam Mustafa Bey, annem Nadide Hanım'dı. Liseyi Pertevniyal Lisesi'nde okudum. 1957'de "Yeşil Sahne"de sanat yaşamım başladı. Daha sonra ise 1962 yılında Milli Türk Talebe Birliği Tiyatrosu'na başladım. 1964 yılında da Ulvi Uraz tiyatrosunda "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım" oyunuyla profesyonel oyunculuğa ilk adımımı attım. Aynı tiyatroda "Hababam Sınıfı" oyunundan sonra Gen-ar tiyatrosu kurucuları arasında yer aldım. Ülkemizin ilk kabare tiyatrosu olan Devekuşu Kabare'de kurucu, ortak, oyuncu ve yönetici olarak yer aldım. Oyunlarımdan bazıları: Vatan Kurtaran Şaban, Haneler, Yalan Dünya, Beyoğlu Beyoğlu, Yasaklar, Deliler, Şuna Buna Dokunduk, Büyük Kabare, Reklamlar... gibi. Oynadığım filmlerden bazıları ise: Nereye Bakıyor Bu Adamlar, Davetsiz Misafir, Patron Duymasın, Köyden İndim Şehire, Petrol Kıralları, Propaganda, Güle Güle ve Abuzer Kadayıf. Televizyon dizileri ise: Mirasyediler, Dünya Hali, Zeki Metince, Hastane ve Yerim Seni

    Devekuşu Kabare Tiyatrosu denilince, biraz durmadan olmaz:

    " Altmışlı yıllar tiyatromuza kabare türünü tanıtan ve sevdiren Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun açıldığı ve en parlak dönemini yaşadığı yıllar olmuştur. Haldun Taner, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Ahmet Gülhan'ın birlikte kurdukları Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun yazarı ve yönlendiricisi, kabare türü üzerinde bilgisi olan, yazıları ve konuşmalarıyla bu türü ülkemizde tanıtan Haldun Taner'dir. Zeki Alasya, Metin Akpınar, Ahmet Gülhan İstanbul Milli Türk Talebe Birliği'nin 1959'da kurduğu amatör Birlik Tiyatrosu'ndan yetişmiş, başka sahnelerde profesyonel olmuş sanatçılardır. Funda Postacı, Orhan Aydınbaş, Halit Akçatepe, Oya Mella'nın (Alasya), daha sonra Cihat Tamer, Bilge Şen, Perran Kanat (Kutman), Meral Aral'ın da yer aldığı topluluk Haldun Taner'in yazdığı, Vatan Kurtaran Şaban, Bu Şehr-i İstanbul ki, Astronot Niyazi, Ha Bu Diyar adlı kabare oyunları ile önce aydın kesimin ilgisini çekmiş, sonra büyük seyirci kitlesinin sevgisini kazanmıştır. Seyirciyle sıcak ilişki kuran, şaka yollu da olsa, acıtıcı gerçekleri su yüzüne çıkarmaktan çekinmeyen, güncel sorunları zekice düzenlenmiş durumlar ve konuşmalarla tartışmaya açan bu oyunlar tiyatromuza taze bir soluk getirmiştir. Yetmişli yıllarda kendine özgü mekanının dışına taşan, halk tiyatrosu niteliği kazandıkça kabare türüne özgü özelliklerini yitirmeye başlayan Devekuşu Kabare Tiyatrosu, yazarı ve akıl hocası Haldun Taner'in topluluktan ayrılmasından sonra güç yitirmiştir. " (Türk Tiyatrosu-Sevda Şener-S: 178)

    Güle Güle filmi neyi anlatıyor?

    Kader birliğinin,dostluğun, arkadaşlığın ve demokratlığın getirdiği özverinin anlatıldığı; Türkiye'de biraz unutulmaya başlandı diye üzüldüğümüz bu olguların sergilendiği ve sorgulandığı bir film. Hatta o yaşta insanların yapmaması gereken şeyleri bile dostluk uğruna, sevgi uğruna, sevilen arkadaş uğruna yapılmanın öyküsü. Türkiye'de biraz unutulmaya başlandı diye üzüldüğümüz olgular bunlar. Demek ki bu olgular hafızaların derinliklerine itilmemişler; çabuk hatırlandılar. Tepki olumlu oldu; çok mutluyuz.

    Güle Güle filmi dargın olan Zeki-Metin ikilisini buluşturan film olarak nitelendiriliyor. "Barıştıran" kelimesini de ekleyebilir miyiz?

    Hayır!.. sadece dargın olan bizleri bir araya getiren bir film Güle Güle. Şimdi yeniden bir film çekilse barıştırıcı olması gerekir.

    Dargınlığınızın sebebi?

    Biz en son Hastane ve Yerim Seni adlı iki dizi yaptık. Hastane dizisini severek ve isteyerek çektik. Ancak bu dizi giderek Kayserili bir hastabakıcıyla salak bir hemşirenin maceraları boyutuna düşmesi hiç hoşuma gitmiyordu. Buna rağmen 127 bölüme kadar çektik. Bu diziden sonra bir şey yapmama kararındaydık. Ancak hem arkadaşların ekonomik durumları hem de tiyatromuzda olmayınca bir şeyler yapma gereği duyduk ve Yerim Seni diye bir dizi yapmaya başladık. Ancak bu dizi kimseyi yemezken bizi yedi!.. Çünkü benim prensibim dışında bir yazara angaje olmuştuk. Yazarlarımız tipleme bilmiyorlar, bir işi bitirmeyi bilmiyorlar. Dolayısıyla diziyi götüremedik. Bir de şu var: Biz, Zeki ile beraber iş yaptığımızda paranın hakimiyeti bendeydi. Son zamanlarda gelirden fazla para harcanınca bütçemizde açıklar oldu; sıkıntılar başladı. Bunun üzerine Zeki, bir şeyler yapmak istiyordu; ben istemedim. Sanıyorum olay buradan başladı. Beni medyada halka şikayet ederek bir şey yapmaya zorladı. Fakat dozunu kaçırdı. Ben bir sene sustum. Dükkan açtığında "ortağım dükkanıma gelmedi ! " dedi. Yalan!.. Kaç defa gittim, ustalarla ilgilendim. Sonunda ben de suskunluğumu bozdum! ne dedim... "İşini ihmal ediyor ! " dedim. "Ortaklığımız devam ediyor " dedim. Bu sefer ortalık iyice karıştı: ben zengin ve gaddar bir ortak, Zeki ise haksızlığa uğramış fakir ve mutsuz bir ortak durumuna düştü.

    Ne kadar sürecek?

    Ortaklığımız hala devam ediyor. Zeki ile Metin, Devekuşu Kabare Limited Şirketi adı altında olan şirkette ortaktır. Şirketin masraflarını Metin Akpınar karşılar, ileride bir proje olursa değerlendirilir. Ya da bu dargınlık devam eder. Ancak biri hasta olursa öteki koşar veya biri ölürse diğeri üzülür. Zeki ile yaşamak bir keyiftir. Çok mutlu anlarımız oldu. Ama biz de insanız; keyiflerimiz başka, zevklerimiz başka, siyasal görüşlerimiz başka, ayrı takımları tutarız; ben Galatasaraylıyım o ise koyu Fenerbahçelidir. Bizdeki sanat tüketicisi sanatçıyı ürünüyle sevdiği için üründe gördüğünü özel yaşamda da görmek istiyor. Bu hiç de doğru değil...

    Abuzer Kadayıf'ın konusu ve galasında sizi öfkelendiren sorular?

    Bu film, Güle Güle'nin tam aksine; zariflik ve zerafet yerine çirkinliği avaz avaz haykıran, mafya, sanat, ticaret-emniyet ilişkisini feryat figan anlatan, çürümüş bir kültürü ki buna kültür bile denemez, insanların yüzüne vuran, onları yaşatanlara kendilerini gözden geçirmelerini söyleyen, hatırlatan bir film. İbrahim Tatlıses, "Benim hayatım" diye bir iddiada bulunmuş ve ihbarname çektirmiş. Medyanın filmi daha izlemeden, filmde neler olduğunu bilmeden, İbrahim Tatlıses'in hayatıyla olan örtüşmesi üzerinde ısrarla durması sabrımı taşırdı. Sanatçıyı, ki bu ülkede sanatçı az, kutlamak yerine sanatçıyı zor duruma düşürme çabası görüyorum. İşte bu olumsuzluklar beni öfkelendiriyor!.. Medya çalışanları zamansızlıktan ne kitap okuyorlar, ne felsefe, ne politika, ne sosyoloji, ne de sosyal psikoloji biliyorlar!!! Sadece bildikleri olumsuzluk, yanlışlık, yüzeysellik ve mesuliyetsizlik!!! Sorulan sualler iyi niyetli değil!..

    Size son olarak 'iyi niyetli' bir soru sormak istiyorum: Kilolarınız?

    Şişmanladığımı uzun ayakkabı çekeceği kullanmaya başladığım zaman anladım. Çünkü eğilemiyorum. Kilo almamın nedeni de tiyatroyu bırakmak oldu. Tiyatroda oyundan sonra saat yarımla bir arası sofralar kurulur; yenilir içilirdi. Haftada 7-8 oyun oynardık. Bunlar çok aktif ve dinamik çalışmalardı. Tiyatro çalışmalarını bıraktıktan sonra akşamları saat dokuzda sofraya oturmaya başladık; sabaha kadar... dolayısıyla içki ve yemek iki misline çıktı. Buna karşın aktivite yarıya düştü; tam yirmi kilo aldım. Şimdi 125 kiloyum. 110 kiloya düşebilirsem yeterli benim için. Yirmi senedir iki rakamlı kiloya zaten düşemedim.

Sayfayı Paylaş